Adalet Nedir?

Adalet, yüzyıllar boyunca üzerine tartışılmış ancak ne olduğuna dair herkes tarafından kabul edilen bir tanımı olmayan kavramdır. Tüm kutsal kitaplarda ve birçok kaynakta toplumsal düzen için adil olmanın gerektiğinden bahsedilmiştir. Peki toplumun her döneminde aranan adalet ne anlama gelmektedir?

Düşünürlere Göre Adalet

Sokrates’e göre adalet, iyi olanı kötü olandan ayırma bilgisidir. Bu bilgi ise hukuk duygusunda belirginleşir. Aristoteles’e göre ise; yasalara uymamak, onu kendi çıkarlarına göre kullanmak dolayısıyla bu şekilde eşitsizlik yaratmak adaletsizlik, yasalara uygun davranmak ve eşitsizliği bozmamak adalettir.

Platon, VII. Epistle’sinde mutlak, iyi görüşünün yalnız belirli tasavvufi düşünceyle mümkün olduğunu ve buna da yalnız belirli sayıda kişinin kutsal lütufla ulaşabileceğini ancak bu belirli sayıda kişinin tasavvufi görüşünün nesnesini yani mutlak iyiyi bir dilin sözcükleriyle betimlemenin mümkün olmadığını söyler. Bu nedenle adaletin ne olduğuna dair sorulara cevap vermek mümkün değildir. Adalet, Tanrı’nın sadece birkaç seçilmiş kişiye vahyettiği ve o kişilerin diğerlerine aktaramadığı bir sırdır. Adalet, mutluluktur. Mutlu insan adildir, mutsuz insan adil değildir.

Kelsen’e göre adalet, herkese mutluluk getiren düzendir ama bir kimsenin mutluluğu diğerinin mutluluğu ile çatışabileceğinden herkesi memnun edecek bir düzen bulunmayacaktır. O halde adaletin temelinde ahlaki duyguların egemen olduğunun kabulü ile birlikte diğer hukuki unsurların da bulunduğunu kabul etmek gerekir.

Cicero’ya göre; adalet, herkese kendisine ait olanı vermektir. O halde ne ödül ne yükümlülük vaat eder. O sadece kendisi için arzulanır. Zira bütün erdemlerin nedeni ve anlamıdır.

Karl Marx’a göre adalet, göreceli bir nitelik taşır. Filozofa göre, hukuki elbise giydirilmiş ideolojidir. Egemen sınıfının çıkarları korunurken işçi sınıfının sömürülmesine hizmet eder. Böylece gelirin ve servetin adil dağıtımı ancak emeğin özgürleşmesi ile mümkündür.

Filozoflarca yapılan başlıca tanımlara bakıldığında adaletin farklı dönemlerde farklı zihinlerde farklı şekillendiği açıktır. Zaten adalet doğası gereği böyle olmak zorundadır.

Mitolojide Adalet

Adalet, ilk olarak mitolojik bir imge olarak karşımıza çıkmaktadır. Adalet kavramı, Sümerlerde Enki ve Utu, Mezopotamya’da Şamaş, Mısırlılarda Maat, Yunanlılarda Themis ve Nemesis – Dika – Astraea Romalılarda Justitia adını almaktadır.

Enki ve Utu yeryüzündeki işleyişi yani hukuk kurallarını belirlemektedir. Utu her gün iki tekerlekli at arabasıyla dünyayı doğudan batıya dolaşarak yeryüzündeki işleyişi takip eder. Şamaş, yargının efendisi olarak anılmaktadır. Hammurabi’ye kuralları yazdıranın Şamaş olduğu rivayet edilir. Maat imgesi tabiat felsefesine dayanarak tabii hukukla ilişkilendirilir.

Themis imgesi tabiat felsefesine dayanan tabii hukuku yansıtmakla birlikte o dönemdeki eserler incelendiğinde tabiat kanunlarıyla kanun koyucunun koyduğu dünyevi kuralların birbirinden farklı olduğu anlaşılır. Themis, yüce ahlakın sesidir ve ilksel yasaları belirler bu nedenle kendisine yapılan saygısızlığa evrendeki adaletsizliğe karşılık vermez.

Günümüzde hukukçuların masalarında en çok gördüğümüz gözü kapalı, bir elinde kılıç diğer elinde terazi ile adaletin temsili olduğuna inanılan ancak Themis diye anılarak büyük yanlışlık yapılan Roma Tanrıçası Justitia‘dır.

Orta Çağ’da adalet, sağduyu, ölçülülük, metanet ile birlikte dört ana erdem ikonu arasında terazi tutan kadın imgesi olarak akılda kalır (Resnik ve Curtis 1997.s.173). Yüzyıllar boyunca adalet devletin meşruluğu için kullanılmıştır. Adalete dair birçok sikke ve heykel yapılmış, egemenin meşruluğu simgeleştirilmiştir. Justitia’nın elindeki terazi ve gözlerinin bağlı olması egemen ve yargıyla ilişkilendirilmiştir. Gözlerindeki bağ için yargıcın kendisinden başka kimseye ihtiyacının olmadığını ve sadece vicdanıyla karar vermesi gerektiği simgelenmiştir. Feodalizmin yıkılışıyla yargıçların, mutlakıyet üzerine kurulan devletlerin yani hükümdarların etkisinde kalmadan hareket etmesi böylece hükümdarın keyfi davranışlarının önüne geçilmesi açısından elzem olduğu belirtilmiştir.

Rönesans dönemindeki çizimlere bakıldığında Justitia’nın,  Dike hükümdarının gözlerini bağlayıp kulağına fısıldadığı görülmüş, Aydınlanma Çağı’nda İngiliz Kraliçesi Anne, kendisini gözleri bağlı adalet tanrıçası olarak resmetmiştir. Böylece başlarda insanlar adaletin ancak doğaüstü güçlerle insanlara ulaşabileceğini ve  mutlu, eşit düzenin kurulabileceğine inanmış, Rönesans ve Aydınlanma Çağı’nda adaletin devletin etkisiyle sağlanabileceği, insanların gerekirse düzene karşı yürütecekleri fikirlerin de önü açılmıştır. Böylece toplumda bireylerin önemi ortaya çıkmış ve demokratik toplum düzenine doğru bir yönelim oluşmaya başlamıştır.

Hakkaniyet

Tabii hukuk yaklaşımına göre İlk Çağ’da adalet, tabiata uygun olandır. Kanunlar ve toplumsal düzen, doğa düzenine göre oluşturulur. Öyle ki Aristoteles’e göre kölelik, doğanın düzeninin bir parçasıdır. Özgür kişiler ve kölelerin bedenleri ayrı ayrı yaratılmıştır ve köleler de mutluluktan pay alamazlar.

Orta Çağ’da adalet, Tanrı’nın emirlerine uygun olandır. Dini tabii hukukun temsilcisi Boussuet’e göre adil, ilahi adaleti taklit eder. Yeni Çağ’da hukuk, beşeri akla göre şekillenmeye başlamıştır. Böylece adil olan da insan aklına uygun olan şeydir. Tabii hukukun bu yaklaşımlarını reddederek eleştiren Pozitif Hukuk kuramlarına göre adalet tanımlanamaz. Adalet bir değerdir ve herkes için farklı bir nitelik arz eder.

Hukuk felsefesindeki iki temel öğretinin yanında adaleti kendi kuramıyla tanımlayıp bir çığır açan John Rawls, Bir Adalet Teorisi kitabında da açıklığa kavuşturmuştur. John Rawls’ın kuramı belli yönleriyle Aristoteles’in anlayışına benzemektedir. Aristoteles’e göre özel anlamda, dağıtıcı ve düzeltici adalet bulunmaktadır. Dağıtıcı adalet; ödül, onur, para, mal gibi şeylerin dağıtımı ve paylaşımıdır. Böylece herkesin hak ettiğini alması için kaynaklar ve ödevler adil paylaştırılacaktır. Düzeltici adalet ise belirlenen durumda aksayan yönleri yani adaletsizliği gidermekle görevli olacaktır.

John Rawls, daha iyi bir toplum tasarlayın ama unutmayın bu işi toplumda işgal edeceğiniz yeri bilmeden yapacaksınız diyerek teorisini daha iyi bir toplum olma yönünde açıklamaya başlamıştır. Buna göre toplum; menfaatlerinin ve sıfatlarının önemsiz olduğu İlk Durum‘dan Cehalet Peçesi üzerinden kendilerinin ve diğer insanların kimliklerini bilmeden ideal bir toplum için hakkaniyet çerçevesinde adalet ilkeleri üzerine bir anlaşma yapmaya başlamalıdır.

İlk Durum’da insanların özelliklerinin bir anlamı olmadığı için toplumsal antlaşmalarını iki adalet ilkesine göre yaparlar:

1- Bireysel haklar ve özgürlükler tüm yurttaşlar için eşit olmalıdır.

2- Sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin yapısı, toplumdaki en az avantajlı insanların durumunu daha da kötüleştirmeden oluşmalıdır.

Belirlenen anlaşmada insanların hangi hak ve salahiyetlerinin olduğunu genel ahlaki alışkanlıklar değil, kurumlar belirlemelidir. İnsanlar bu kurumların düzen ve işleyişine iştirak etmelidir. Özgürlük ve eşitlik ilkeleri de ne olursa olsun korunmalıdır. Rawls, zenginliğin eşit bir dağıtımının olmadığının farkındadır. Bunun için tüm sosyal konumların herkesi açık olması taraftarıdır. Tüm sosyal ve toplumsal değerler, gelir ve refahın eşit olarak dağıtıldığı ve bu süreçte insanların ‘Cehalet Peçesi’ arkasından birbirlerinin ve kendilerinin özelliklerini bilmeden oluşturulan ortak bir antlaşmayla mümkün olacağını belirterek böyle bir toplumda hakkaniyet ve adaletin açığa çıkacağını vurgulamıştır. Böylece Rawls bu kuramında Hakkaniyet olarak Adalet ilkesiyle çığır açmıştır.

Adalet ve Hukuk

Birçok tanım bulunsa da günümüzde en çok kullanılan adalet tanımı Roma hukukundan Ulpianus’un tanımıdır: Onurlu yaşamak (honosto vivere), herkese kendine ait olanı vermek (suum cuique tribuere), başkasına zarar vermemek (alterum non leadere).

Klasik Yunan adaleti, adaletsizliğin olmadığı durum olarak tanımlanırken, Osmanlı’da ise; zulmün reddedilmesini, önlenmesini ifade eder. Adalet, hukukun doğal bir yansımasıdır. Bunun için adaleti belirlenen çerçevelerde hukukla doğru yapılandırmak için cezalandırma sistemleri oluşturulmuştur. Kimi zaman yağlı urganda, giyotinin paslı bıçağında kimi zaman sürgünlerde, kürek cezalarının adil olduğu düşünülmüştür. İnsanlar kana susamış, büyük bir nefretle her zaman adil olanı beklemiştir.

Cezalandırmanın ıslah boyutu, toplumla, en çok da mağdurla barışabilmek için devletin ve hukukun elinin uzandığı pozitif hukuk yansımaları çok sonra oluşmaya başlamıştır. Olaylar ahlaki ölçüde değerlendirildiğinde duyguların büyük yansımaları ortaya çıkabilmektedir.

Onun için adil olan, ölümdür gibi söylemler de duyulabilir ancak Hans Kelsen‘e göre hukuku yaratan otoriteye yönelen bir varsayım olarak eşitlik ilkesi yani hukuktaki eşitlik, somut olaylara hukuk kurallarını uygulayan organlara yöneltilen hukuk önündeki eşitlik ilkesiyle karıştırılmamalıdır. Buna göre, hukuk uygulayıcısı organlar, bir davayı karara bağlarken hukukta hesaba katılmamış olan bir farklılık yaratmazlar. Yani mahkemeler kendi anlamına uygun olarak uygulanması gereken hukuku uygulamalıdırlar. Bu her hukuk düzeninde içsel olarak var olan yasaya uygunluk ve yasallık ilkesidir. Fakat bunun adaletle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Bu anlamda davalarda sürekli duyulan Adalet yok! nidalarını ve duyguları yabana atmadan devletin hukukla yaşadığı bilincini aşılayarak milletlerin örf-adetlerinde adil düzen arayışına girmememiz gerekir.

Adnan Güriz’e göre hukuk uygulaması özünde bir ölçü arayışını yansıtır. Hukukun dayandığı ölçü maddi değil, fikri niteliktedir. Doğru aklı ve mantığı yasa koyma sürecine dahil ederek hukuk düzeni oluşturma bilincinde ölçülü hareketin varlığı esastır. Bu ölçüde elbette hukuk, adaletin ideali olduğundan muhafaza altındadır. Çünkü adalet ve hukuk birbirinden farklı niteliktedir. Adil bir hukuk düzeninin toplum düzenine işlemesi ile adalet mülkün temeli olacaktır.

On İki Yıllık Esaret filminde denildiği üzere: “Kanunlar değişebilir, evrensel gerçekler bakidir.” Yaşamın kıyısında, çiçeğin yaprağındaki yağmur damlasının hayata tutunuşunda, farklı inançların hoşgörüsünde, hakikat gelişiminde bir adalet olgusu aranacaktır. Belki herkes mutlu olmayacak belki de devletlerin kendilerini meşrulaştırmak için çırpınışları sonuçsuz kalacaktır. Belki de hukukla oluşan toplumsal düzende herkes hakkı olanı alamayacaktır.

Peki, sizce adil bir düzen nerede can bulacaktır?

Bu yazıya şu şekilde atıf yapılması önerilir: Yağmur Beyza Şahin, “Adalet Nedir?”, hukukcukafasi.com/adalet-nedir?, (Erişim Tarihi: … ).

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:


GÖZLER Kemal (2008). “Tabiî Hukuk ve Hukukî Pozitivizme Göre Adalet Kavramı”, Muhafazakar Düşünce, Sayı 15, s.76-90

KELSEN, Hans (1960),. “What is Justice?” What is Justice? Justice, Law, and Politics in the Mirror of Science Collected Essays (University of California Press: Berkeley and Los Angeles) s. 1-24 (Çeviren-Ali ACAR)

KÜÇÜKTAŞDEMİR, Özgür. (2016)  “Mitolojide Adalet İmgeleri”, ViraVerita E-Dergi,  C. 5, s.87-132

KABADAYI Talip. (2013) “Hakkaniyet, Adaletin Temelidir.” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı 15,  s. 49-57

SEYMEN ÇAKAR, Ayşe. (2013), “Adalet Mülkün Temeli Midir?”, TBB Dergisi, C.106, s.261-276

The following two tabs change content below.

Yağmur Beyza Şahin

Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencisi.

Yağmur Beyza Şahin (Tümünü gör)

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. 12 Temmuz 2020

    […] Adalet Nedir? […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir