Şule Çet Davası: Ya Her Şey Göründüğü Gibi Değilse?

av paşa büyükkayaer sözleri
Berk Akand Müdafii Av. Paşa Büyükkayaer ile Röportaj

Şule ÇET. 1996 yılı 29 Mayıs günü dünyaya geldikten 22 sene sonra doğum gününde sabaha karşı Ankara’da Yelken Plaza’da camdan düşerek hayatını kaybetti. O sırada aynı ofiste bulunan Çağatay AKSU ve Berk AKAND, doğal olarak Şule’nin ölümü ile ilgili şüpheli konumundaydı. Şüphelilerden Çağatay ifadesinde Şule’nin intihar ettiğini belirtirken, Berk o sırada yan odada sızmış olduğunu, Şule’nin ölümü ile ilgili bir bilgisinin bulunmadığını söyledi.

14 Temmuz 2018’de Çağatay AKSU ve Berk AKAND tutuklandı. Adli Tıp Kurumu raporları, bilirkişi raporları, uzman mütalaaları, keşifler, sanık ifadeleri, taraf vekillerinin iddia ve savunmaları… derken 6 duruşma sonunda 4 Aralık 2019 tarihinde karar verildi. Sanıklardan Çağatay AKSU; kasten öldürme suçundan müebbet, nitelikli cinsel saldırı suçundan 10 yıl, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası aldı. Berk AKAND ise; Çağatay AKSU’nun eylemlerine yardım ettiği gerekçesiyle, kasten öldürme suçundan 12 yıl 6 ay, cinsel saldırı suçundan 5 yıl, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 1 yıl 3 ay olmak üzere toplam 18 yıl 9 ay hapis cezası aldı.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi, yapılan istinaf başvurularına binaen 17 Haziran 2020 tarihli kararı ile Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında usul ve esasa ilişkin bir isabetsizliğin bulunmadığını belirterek sanıklara verilen cezaları onadı.

Bu yazımızda olay anında yan odada sızmış olduğunu iddia eden ve Çağatay AKSU’ya yardım ettiği gerekçesiyle toplam 18 yıl 9 ay hapis cezası alan Berk AKAND’ın avukatlarından Av. Paşa BÜYÜKKAYAER ile gerçekleştirdiğimiz röportajı okuyacaksınız.

Yalnızca adaletten taraf Hukukçu Kafası okurları, dava hakkında her iki taraf avukatının da düşüncesini almak amacıyla Av. Umur YILDIRIM ile de röportaj yapmak ve eş zamanlı olarak bu röportajları sizlerle buluşturmak istedik. Ancak röportaj teklifimize ne internet araçları üzerinden ne de yüz yüze iletilerimize olumlu bir cevap alamadığımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Sanık Müdafii Av. Paşa Büyükkayaer ile Röportaj

Röportaj için farklı zaman dilimlerinde görüşmeler gerçekleştirdik. Bu sebeple -soruların ve cevapların içeriğinden de anlaşılacağı üzere- bazı sorular ilk derece mahkemesi kararından önce iken bazıları karar sonrası. Bu nedenle faydalı olabileceğini düşünerek dava süreci ile ilgili kronolojik bir bilgilendirmenin yararlı olacağına inanıyoruz.

Olayın gerçekleştiği tarih: 29.05.2018

Sanıklar hakkında tutuklama kararı tarihi: 14.07.2018

Duruşma tarihleri: 06.02.2019 – 15.05.2019 – 10.07.2019 – 16.10.2019 – 20.11.2019 (Savcılık mütaalasının açıklandığı duruşmadır.) – 4.12. 2019 (Karar duruşması)

Karar Tarihi: 04.12.2019

Gerekçeli Karar Açıklanma Tarihi: 25.12.2019

Bölge Adliye Mahkemesi (İstinaf) Karar Tarihi: 17.06.2020

İyi olmak kolaydır; zor olan adil olmaktır.

Victor Hugo, Av. Paşa Büyükkayaer’in duruşma sırasında yaptığı bir alıntıdır.

Şule Çet davasını öğrendikten sonra ilk tepkiniz ve izlenimleriniz ne oldu?

Sanık Müdafii Av. Paşa Büyükkayaer – Sosyal medyayı çok fazla takip etmediğim için dosya bize gelene kadar böyle bir olayın varlığından haberdar değildim. Dosya bize ilk olarak Berk’in tutuklandığı gün geldi. Dosya geldiğinde ise ivedi olarak yapabileceğimiz ilk şey tutukluluğa itirazdı.

Dosyayı baştan sona okudum. Ve genel bir fikrim oluştu. Öncelikle Berk ile Çağatay’ın ifadeleri tutarlıydı. Dosyaya bakıldığında Çağatay dosyanın bir numaralı sanığı.  İlk ifadesinde -karakolda alınan ifadesinde- diyor ki: ‘’Berk olayı görmedi.’’ Olay yerinde büyük bir makam odası var, bir de makam odasından açılan ufak bir oda var. Olay o ufak odada oluyor. Berk de ifadesinde diyor ki; ‘’Ben olayı görmedim. Makam odasındaki masada içim geçmişti. ‘’
 Çağatay ifadesine şöyle devam ediyor; ‘’Şule diğer odaya gitti ben de arkasından gittim, baktım ki Şule belden aşağı camdan sarkmıştı. Ben, ‘ne yapıyorsun?’ diye onu tutmaya çalıştım, ayaklarından tutabildim. Gücüm yetmedi. Elimin arasından kaydı gitti.’’

Şimdi şöyle düşünün, dosyanın burada bir numaralı sanığı Çağatay. Bu insan burada Berk’i neden koruma gereği duysun? Kendisinin sanık olduğu, 39 yılla yargılandığı bir dosyada Berk’i niye korusun?  Bizim bu dosyada en büyük gerekçelerimizden, savunmalarımızdan biri buydu mahkemede. Çağatay, Berk’i neden korusun?

İkinci olarak kamera kayıtları geldi.  Kamera kayıtlarını izliyorum; Berk odadan çıkıyor ve zaten ne yaptığını bilmiyor. Sağa gidiyor sola gidiyor. Daha sonra  Çağatay olay yerinden uzaklaşıyor arabayla. On dakika dışarı çıkıyor. Çağatay’ın dışarı çıkmasından sonra Çağatay’ı arayıp ‘’Neredesin? Buraya gel.’’ diyerek çağıran Berk. Kamera kayıtları ve HTS kayıtlarıyla sabit bu durum.

Şule’nin  yanına iniyorlar değil mi?

Av. Paşa Büyükkayaer – Hayır, yanına inemezler.  Yaklaşık otuz katlı bir bina düşünün. İkinci katta balkonu var. Şule’nin düştüğü yer balkon. Yani Şule’nin başına gitmek için ikinci katta bulunan şirkete girmeleri gerekiyor. Zaten Çağatay, oradan ayrılmasının gerekçesini de o şekilde açıklıyor:  ‘’Oraya düştü, bizim gece vakti oraya girme imkanımız yok, anahtar yok, hiçbir şey yok ben de işte belki bir vinç bulurum ümidiyle gittim.’’, diyor Çağatay.

Diğer bir yandan bakılacak olursa tanık ifadelerinin hepsi ilk gün alınıyor. İki tane güvenlik görevlisi var, güvenlik görevlilerinin ifadelerine bakılacak olursa: ‘’Aşağı indiler, Çağatay rahattı, Berk sağa sola koşturuyordu. Berk Çağatay’a devamlı: ‘’Kız nerede lan, kız nerede, kıza ne oldu?’’ diye soruyordu. Bu tanıklar aynı zamanda şunu da söylüyor: ‘’Büyük asansörle aşağı geldiler. Biz, ‘kız nerede?’ diye sorduk. Berk bizim üzerimize yürüdü,‘’Görmediniz mi lan kızı, buradan geçmedi mi?’’ dedi ve saldırmaya kalktı.’’

Ki Berk’in saldırgan tavırları kamera kayıtlarında da var. Bir de o açıdan düşünün. Size saldırmaya kalkan biri var, gecenin bir vakti, siz niye bu insanı koruma gereği duyasınız ki? Üstelik Berk’i tanıyan kişiler de değil onlar, güvenlik görevlileri. Berk’in zaten oradaki plaza ile hiçbir alakası yok. Şule’yi ilk defa olay günü akşam görüyor. Şimdi tüm bunlar birleştiğinde ben zaten Berk’in suçsuz olduğuna ilk bakışta da inanmıştım.

Dosya gelince ister istemez sosyal medyaya bakıyorsunuz. Ve sosyal medyada yazılanları görünce çok şaşırdım. Yazılan şeyler korkunçtu, daha dosyada olmayan deliller yazılıyordu haber sitelerinde. Bazı meslektaşlar, her şey apaçık ortada minvalinde açıklama yapıyorlardı.

Sürecin devamında neler oldu? Hangi yolları izlediniz?

Av. Paşa Büyükkayaer – İlk olarak biz sürecin gerektirdiklerini yapmaya başladık. Tutukluluğa itiraz ettik. Bu dediğim hususlarda ayrıntılı beyanda bulunduk. Bir şey çıkmayacağını zaten biliyorduk, sadece prosedürü yerine getirdik. Ondan sonraki süreçte savcılık işlemleri yapıldı. Berk’in DNA’sı çıktı Şule’nin tırnaklarından.

İlk olarak orada şüpheye düştük. Raporu okudum ben. Raporda, ‘’…alınan tırnak örneklerinde Berk Akand’a dair DNA örneğine rastlandı.’’ yazıyor. Orada başka erkek şahıslara ait DNA örnekleri de var. Bu Çağatay olabilir üçüncü bir kişi olabilir.  Ki insanlara DNA çıktığını söylediğimizde çok başka bir anlayışla yaklaşıyorlar. Mesela Kanıt, Arka Sokaklar gibi Türk dizilerinde adli bir vakada taraflar arasında bir boğuşma olur, tırnak arasında doku parçası kalır. Daha sonra o doku parçaları alınır incelenir. Doku parçasına dayanarak bir boğuşma olduğu kanıtlanır. Boğuşma yaşanan kişinin vücudunda tırnaklardan çıkan doku örneklerinin yaraları, izleri bulunur. Bu dizilerde sürekli karşımıza çıkan olağan bir senaryo. Bu yüzden insanın aklına hep bu geliyor. Tırnaktan alınmış olması insanda bu şüpheyi uyandırıyor.

Şimdi raporu okuduğumda böyle bir durum zaten yok. Öyle bir doku örneği, deri parçası, kalıntı gibi bir durum değil. Raporda DNA örneklerinden bahsediyor.  DNA dediğiniz şeyi en basitinden anlatmak gerekirse mesela sigara içerken ister istemez dudağınızdan bir takım sıvılar elinize geçebilir. Burada biz sizinle temas halinde olsak, ben sizinle tokalaşsam sizden bana DNA transfer olma ihtimali  çok yüksek. Ben araştırmalarım sonucu buna ulaştım.

Hatta bir araştırma neticesinde bulduğum bilgiye göre  birçok olayda olay yerine giden ilk polis memurlarının olay yeri inceleme ekibi değil de atıyorum karakol polisi vb. kişilerin  parmak izleri çıkıyormuş. Onlara ilişkin DNA’lar çıkıyor. Yani o DNA transferi öyle sanıldığı gibi çok büyük bir olay değil. Anlatılan şey tırnak arasındaki doku örneği, deri parçası, boğuşmadan kaynaklı bir kanıt değil. Zaten boğuşma olmadığı Berk’in hastane raporundan belli. Ondan sonra buna ilişkin rapora beyanda bulunduk.

Ardından ise biz Berk’in yanına gittik cezaevine. Raporu ve olanları anlattık. Şule ile gün içerisinde nasıl bir temas halinde bulunduğunu sorduk. Baştan bize tek tek düşünerek her şeyi anlattı.

Bir de onun durumu da kolay değil. Çok fazla alkol almışlar. Birçok şeyi zaten hatırlamıyordu.
Anlattığı şuydu: ‘’Biz ilk R**** adlı mekanda oturduk. Şule geldiğinde biz tokalaştıkÇağatay ise tokalaşmadı, onlar sarıldı. Daha sonra Çağatay’a telefonumu vermek istedim fotoğrafımı çeksin diye ama, sürekli fotoğraf çekiyorsun, almayacağım telefonunu, dedi. O sırada Şule’ye uzattım telefonu. Şule birkaç tane fotoğrafımı çekti ve biraz da telefonumla oyalandı.’’

Parmaklar DNA’nın bulaşması için en ideal yer. Berk’in telefonuyla Şule orada bir süre oynuyor.  Fotoğraflarını çekiyor. Bu temaslar ile DNA’nın geçmesi çok normal. Olayın devamına dönecek olursak akşam saatlerinde Berk, Çağatay, Şule ve Mustafa,  R**** adlı mekanda yemek yiyip, içiyorlar. Mustafa, Berk ve Çağatay’ın arkadaşı. Mustafa aşırı derece sarhoş olduğu için ayrılıyor onların yanından. Zaten gün boyu içmiş bir de akşam mekanda içmişler. Hatta şöyle bir olay olmuş. Mustafa oradan çıktıktan sonra eve kadar bile gidememiş. Yolun kenarına arabasını çekmiş, yatmış uyumuş.

Mekandan ayrıldıkları sırada normalde Mustafa ile Şule ayrılmak istemişler. Sonra Çağatay davet etmiş, gel devam edelim, diye. Berk de gayri ihtiyari, ‘’ya gelin biraz daha eğlenir gideriz’’, demiş. Ondan sonra Mustafa’yı çok sarhoş olduğu için bırakmışlar, Şule de kabul etmiş. İddia edildiği gibi bir zorlama olmamış. Çağatay ve Şule beraber arabaya binmiş, Berk de kendi arabasına binmiş. Gece 12:30 civarı plazaya giriş yapıyorlar. Ondan sonra ifadelere göre eğleniyorlar. Zaten gece saat 3.30’a kadar her şey normal durumda. Video kayıtları ile sabit bu durum.

Berk, sosyal medyada paylaşma hevesi sebebiyle  gece boyu video çekmiş. O videolar olmasa bu kadar ayrıntılı anlatamazdık. O videoları çekip  Pınar isimli bir kızla ve sosyal medyada paylaşmış. Bu kısma kadar bizim kafamıza oturmayan herhangi bir şey yok. O sırada aralarında en ufak bir sıkıntı, cinsel bir temas veya bir zorlama durum söz konusu değil. Bu durum görüntüler ile zaten sabit.

Başka bir bilgi daha vereyim size. Olaydan hemen sonra Berk’in yanına – bunu ben duruşma salonunda da söyledim burada da belirteyim, normalde yasal olmayan bir şey- emniyette, Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı gelmiş, Çağatay ve Berk’i bir odaya koymuşlar ve çırılçıplak soymuşlar, vücutlarında hiçbir şey bulamamışlar. Zaten en ufak bir boğuşma izi bulsalar bu durum intihar diye geçmez kayıtlara.

Evet, ben dosyanın ilk savcısına bazı yönlerden kusur buluyorum, eksik araştırmalar var bunu inkar etmiyorum ama hangi savcı onun yerinde olsa aynı şeyi yapardı. Çünkü bu soruşturma dosyalarında ilk aşamada, adli tahkikatta, olayı yönlendiren, hangi birim bakıyorsa o birimdeki polislerdir. Çünkü ilk ifadeyi alan onlar, delilleri toplayan onlar, savcıya bu konuda bilgi veren onlar, savcıya ne veriyorlarsa savcı ona ilişkin bir karar veriyor.

Çağatay ve Berk’in  ifadelerini alıyorlar. Hepsi birbirine uygun. Olay yerine bakıyorlar, inceleme yapıyorlar her şey anlattıkları gibi, vücutlarına bakıyorlar boğuşma izi yok bir şey yok. Böyle olunca intihar olduğuna inanıyorlar. Genel hatlarıyla bu şekilde ilk izlenimleri ve ilk olayları özetleyebiliriz.

İlk iddianame ve duruşma öncesi düşünceleriniz nelerdi?

Av. Paşa Büyükkayaer – İlk duruşmaya çıkana kadar Berk’in olanlardan haberi olmadığına eminiz. Bizim aklımıza takılan Çağatay’dı. Çağatay’a bakıldığında ise  dosyadaki delilleri incelediğimde arada bir cinsel birliktelik olmadığı belli. O konuda hiçbir tereddüdümüz yok.

Olayın ne şekilde olduğu ile ilgili dava açılmadan önce, ilk soruşturma aşamasındaki tahminlerim şu şekildeydi;

1- Şule içeri girdi, ardından Çağatay gitti. Belki Çağatay yakınlaşmak istedi. Çünkü önceki video kayıtlarına bakıldığında Şule, Çağatay’ın omzuna yatmış müzik dinliyorlardı. Çağatay böyle bir şey istemiş olabilir, Şule belki tepki göstermiş olabilir. Çağatay çok üzerine gittiyse Şule o an alkolün de verdiği etkiyle kendini atmak zorunda kalmış olabilir.

2- İntihar ihtimali. Çağatay’ın anlattığı bu.

3- Biraz uç bir ihtimal. Kazayla olmuş olabilir. Mesela Şule cam kenarında dışarı bakarken, -yirminci kattasınız tüm Ankara ayaklarınızın altında- ki Berk’in çektiği videoların çoğu da ona yönelik. Hep yüksekten çekiyor, manzaranın güzelliğini söyleyerek sosyal medyada paylaşıyor, Berk. Acaba diyorum Şule camdan bakarken Çağatay arkasından geldi bir anda sarılmış olabilir, şaka yapmış olabilir, o an kazayla mı düştü diye de bir ihtimal var.

Bu üç ihtimal vardı aklımda. Ama bir türlü biz emin olamıyoruz çünkü buna ilişkin bir delil yok.

Daha sonrasında iddianame hazırlandı. Ben iddianameyi görünce bir kez daha utandım. Çünkü 24 sayfalık bir iddianame var, tamamında doğru olan neredeyse bir cümle bile yok. Yani şöyle düşünün, olay yerinde çekilen video kayıtları var. Sabit olan saat ve olaylar var ama iddianamede bambaşka bir olay anlatılmış.

İddianameye göre bunlar olay yerine gidiyorlar, saat 2:30’a kadar her şey normal. Sonra 2:30’da Çağatay ve Berk ikisi birlikte Şule’ye tecavüz ediyorlar, Şule’yi öldürüyorlar. Saat 2:45 ‘de Şule ölü.  3:50’ ye kadar ne yapacağız diye düşünüyorlar. Sonra da 3:50’de aşağı atalım diyorlar ve atıyorlar. İddianamedeki kurgu bu yönde.

Bu iddianameye karşı savunma yapmayı geçtim açıklama yapmaya bile gerek duymadık. Video kayıtları var, Berk’in çektiği videolar var.  Saat gece üçte çektiği videolar var. Şule 2:45‘te nasıl ölmüş olabilir?
Şule’nin ölüm saati 3:50. Ölüm saati noktasında sıkıntımız yok. Ama işte savcılığın hazırladığı iddianame bambaşka.  Dosya elimden çıksın diye hazırlanmış bir iddianameydi. Zaten dosyada savcı değişti.

Biz  buradan Berk’e bir takipsizlik çıkmasını beklemiyorduk. Berk’in ceza almayacağını düşünüyoruz ama böyle bir dosyada takipsizlik vermek kolay değil, üç kişinin olduğu bir odada bir kız ölüyor. Doğal olarak diğer iki kişi sanık konumuna geçiyor.

İddianamede dikkat çeken bir başka konu da Pınar’ın ifadesiydi. Pınar’ın ifadesine göre Berk gece 2.45’te çok kötü şeyler oldu diye mesaj atmış. Berk ise mesajı sabah karakolun bahçesinde attığını söylüyor. Karakolun bahçesinde atmasının sebebi ise Şule düşmüş, ölmüş. Bir anda olmuş her şey. Karakola gitmişler ve tanıklık edecek birileri gerekiyor. Gece boyu Pınar’la konuştuğu için onu düşünüyor, nişanlısını arıyor, gece gittikleri tekelciyi arıyor. Berk sabah yedi civarında hepsini tek tek aramış. Mesajlaşmaları var, arama kayıtları var. Pınar’a o mesajı sabah attığını söylüyor.

Pınar neden o şekilde ifade verdi peki?

Av. Paşa Büyükkayaer – Olaya karışmak istememiş olabilir.  Karakolda ilk ifadeyi verdiğinde o anki panik ve gerginlikle o şekilde hatırlıyor olabilir. Buna bir şey diyemem.  Berk nişanlısından dolayı mesajları siliyor. Pınar’ın da sildiği söylendi bize. HTS kayıtlarında sadece mesajın saatleri görünüyor ama içerik silindiği için tespit edilemiyor. Gece boyu mesajlaşıyorlar. Bir de sabah atılan bir mesaj var. Pınar sabah o şokla öyle hatırlıyor olabilir. Ben kasten Berk’in zararına olabilecek bir ifade vereceğini düşünmüyorum. Muhtemelen yanlış hatırlıyordur. Daha sonra da o verdiği yanlış ifadeyi sürdürdü. Pınar’ın o ifadesine bakılarak iddianame o şekilde hazırlandı. Savcı da mesaj üzerine  olay  gece 2:45’te bitmiş diye düşünerek o saatten sonra yardım aradı düşüncesine kapıldı.

Pınar ile ilgili başka bir durum daha var. Dava açılmadan önce medyada gezinirken bir haber gördüm. Sanıklar kaçmak için P****** Hava Yolları’nı aradılar diye. Biz de bilmediğimiz için şaşırdık böyle bir durumda.

Biz dosyaya girmeden önce Berk’e, olanları bize olduğu gibi en başından anlatmasını söyledik. ‘’Yaptıysan da anlat, bir suçun varsa da anlat, Çağatay yaptıysa da anlat. Biz her şeyi bilelim, senin lehine ne varsa elimizden geldiğince her şeyi yaparız. Ama bize her şeyi anlat. Yarın öbür gün bize anlatmadığın bir şey çıkarsa, bizim yüzümüzü kara çıkaracak bir şey çıkarsa  biz duruşma salonunu terk eder seni tek başına bırakırız. ‘’, dedik. Zaten Hüseyin AYAN’dan yana bir aile muhabbetleri var. Hatta bundan dolayı biz bu dosya sebebiyle herhangi bir ücret almıyoruz. O yüzden bize her şeyi açık şekilde anlattı.

Konuya dönecek olursak soruşturma aşamasında hava yolları olayı ortaya çıktı.  Berk’i alelacele getirdiler cezaevinden. Biz ifadeye girmeden birkaç dakika önce konuşabildik. Soramadık bile doğru düzgün. Berk’in ifadesi alındı, tabi bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Aldık dosyaya baktık sonra. Pınar’ın babasının şirketi; P****** Savunma Sanayi A.Ş isimli bir şirket. Pınar’ın hattı da şirket hattı. İşte meslektaşımızın biri bunu görüp, ‘’P******’’ adını görünce sanıklar kaçmaya çalıştılar diye iddiada bulunuyor. Bu kötü niyettir. Yanlış anlama falan değil. Dosyada mesajlaşmalar var. Tamam arama kaydını P****** Hava Yolları sandı, o şekilde beyanda bulundu ama mesajlaşmalar? Bu adam hava yollarının müşteri hizmetleri ile mesajlaşacak değil yani.  Bu yanlış anlaşılmayı düzelttik.

Bunun gibi çok fazla durum var bu dosyada.

İlk celsede neler oldu?

Av. Paşa Büyükkayaer – Pınar ilk celseye geldi. Doğal olarak bizim ilk odak noktamız Pınar. Ortalığı karıştıran onun ifadesi. Pınar ifadesini verdi.  ‘’Berk’le mesajlaşıyorduk. Saat gece 1:50’de falan ben uyuyakaldım.’’ dedi. ‘’Sabah kalktım mesajlar vardı’’, dedi. Oysa HTS kayıtları var ortada. ‘’Pınar’ın ifadesiyle ilgili sorusu olan var mı?’’ diye sordu hakim. Ben söz aldım. ‘’1:50’de uyuduğunuzu söylüyorsunuz ama Berk ile yaklaşık saat 2:20’den 2:40’a kadar bir konuşmanız var. Yani o durumda uyuma ihtimaliniz yok.’’, dedim.’’ 2:45’te Berk, sana ‘çok kötü şeyler oldu’, mesaj atmış, iddian o yönde. Onu sabah gördüm, diyorsun. Sabah görme ihtimalin yok çünkü 2:45’den sonra tekrar birkaç dakikalık bir konuşmanız var.” dedim.

Sabah Pınar mesajı görüyor,  Berk’i ne olduğunu sormak için arıyor, Pınar’ın iddiası bu yönde. Bu bir insan refleksidir. Siz birine çok kötü şeyler oldu derseniz o size ne oldu diye bunu sorar. 2:45’ten sonra birkaç dakikalık bir konuşmaları var ve sonra normal biçimde mesajlaşıyorlar. İnsan hiç sormaz mı ne oldu diye hala konuşmaya devam ettiği kişiye. 

Bunu sordum Pınar’a ve ‘’hatırlamıyorum’’, dedi. Karşı taraftaki meslektaşlarım Pınar’ın ifadesinin Berk’i korumaya yönelik olduğunu söylüyor ama bizim işimizi zorlaştıran Pınar’ın ifadesi.  Pınar’ın anlattığı şeyler Berk’in tamamen aleyhine. Bir de gerçek dışı. Kayıtlar var ortada.

Çok karışmak istemiyor. Çünkü babasının şirketinin ismi geçti, kendi ismi geçti, kızın nişanlısı varmış o dönem ve bunlar ortaya çıkıyor. Mesajları silme sebepleri de o. İkisinin de nişanlısı var. Hem Berk’in, hem Pınar’ın.

Duruşmanın ilk günü çıkardık telefonu teslim ettik mahkeme kalemine. Normal mesajlar gelmeyebiliyor ama whatsapp mesajları çıkıyor. Bizim sakladığımız bir şey yok diyerek verdik telefonu. Sonra telefon verme furyası başladı. Pınar gitti telefonunu verdi. Çağatay verdi telefonunu. Telefonlar teslim edildi.
İlk celsede diğer yaşananlara gelirsek; Çağatay’ın ve Berk’in ifadesi bitti. Soruları aldı hakim. Biz direkt Çağatay’a yüklenmeye başladık. Yüklenmemizin sebebi de Çağatay’ın anlattığı şeylerde kafamıza uymayan şeyler var. Karşı tarafın bunlardan hiç haberi bile yok. 

Olay 3:50’de oluyor. Bunlar 4:08 de aşağı iniyorlar. 18 dakika içeride kalıyorlar. Bu ne savcılık iddianamesinde yazıyor ne karşı taraf sanıklara böyle bir soru soruyor ne de hakim böyle bir soru soruyor. Kimse bundan haberdar değil.  Sonra biz bunu Çağatay’a sorduk. ‘’18 dakika boyunca içeride ne yaptınız?’’  Çağatay da, biz on sekiz dakika içeride durmadık, dedi.  Kamera kayıtları var ortada. Bunu niye Berk’e sormuyoruz? Çünkü Berk çok alkol almıştı, ona sorduğumuzda, bana sorarsanız on sekiz dakika gibi değildi, dedi.

Berk’in anlattığı şu: ‘’Makam odasında oturuyorum, kafamı geriye yaslayıp gözlerim kapalı müzik dinliyorum. Bir ara Çağatay geldi, ‘kalk lan kalk’, dedi. Ben hiç umursamadım. Gözümü bile açmadım. Ondan sonra ışığı açtı, laptopun kapanma sesini duydum. Müzik kesildi. Işık gelince istemsiz gözümü açtım. Sonra ben hiç yerimden doğrulmadım. Sadece bardak yıkama ve koşuşturma sesleri duydum.’’

Şöyle anlatayım Berk normalde çok az içip sarhoş olan tiplerden. Bir önceki gün çok erken kalkmış. Berk, bazlama işi yapıyor. Yenimahalle’de ufak bir merdiven altı atölyesi var. Orada sabaha kadar bazlama yapıyor.  Sabah bazlamasını alıyor arabasıyla tek tek marketleri, büfeleri geziyor bazlamaları bırakıyor. Gidiyor, yatıyor evine. O gün de erken kalkıp uyumamış ve alkolün verdiği etkiyle sızmış kalmış. İyice kendinden geçmiş. Berk; orada benim hatırladığım ‘’Çağatay’ın sağa sola hızlı hızlı koşuşturduğunu duydum. Saat geç oldu, ayrılacağız etrafı topluyorlar diye düşünüyorum.’’ O sırada Şule düşmüş tabi. Berk’in hiç haberi yok.

‘’Sonra işte koştur koştur mutfağa gitti, bardak yıkama sesi geldi. Sonra zaten içim geçmiş .’’ diyor.  Sonra Çağatay yine geliyor,  ‘Kalk kalk Şule gitti’, diyor. Berk, ‘’Nereye gitti?’’ diye soruyor. Çağatay, ‘’Kalk ulan kalksana kız düştü’’, gibi bir şey diyor, Berk,’’ Ondan sonra kafayı kaldırdım. Gözümü açtım sağa sola baktım.’’ Dalga mı geçiyorsun benimle diyerek tepki veriyor, Çağatay da ‘Ne dalgası kız düştü camdan atladı, gitti’, diyor ve parmağını gösteriyor. O sıra kalkıyorlar koştur koştur çıkıyorlar dışarı. O yüzden Berk’e sormuyorum  ne yaptınız diye. O sırada Berk içeride Çağatay’ın ilk gelmesi ile ikinci gelmesi arasında kaç dakika geçtiğini anlayacak durumda değil. ‘’ Ama çok uzun değil gibi geliyor.’’ dedi Berk.

İkinci olarak sehpa olayı var. Onu da ilk biz sorduk. Çağatay diyor ki:’’ Odaya girdim ben, Şule’yi tuttum.’’ Hüseyin Ayan dedi ki; ‘’Orada bir sehpa var -olay yeri fotoğraflarında da var- sehpanın üzerinde de bir tane tavla duruyor ve gayet düzgün duruyor. Sen Şule’yi nasıl tuttun, sen Şule’yi tutmaya çalışırken o sehpa nasıl devrilmedi?’’ . Çağatay, ‘’Ben araya girdim, oradan tuttum .‘’ dedi.

Daha sonra biz Çağatay ile Şule arasındaki mesajlaşmaları sorduk. Çağatay, ‘’Benimle Şule arasında ağabey kardeş ilişkisi vardı.’’ dedi. Ama öyle bir şey olduğunu düşünmüyorum. Aralarındaki mesajlaşmaları Çağatay mahkemeye sundu. Öyle ağabey kardeş ilişkisi olmaz.

Şule’nin ev arkadaşı Lilia ve erkek arkadaşı Muhammet Furkan hakkında suç duyurusunda neden bulundunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Şöyle ifade edeyim, ev arkadaşı bir aydır tanıyor Şule’yi. Erkek arkadaşıyla 2 -2,5 yıllık bir ilişkileri var. Şule, ‘’Ağzıma sıçtı ağzıma, keşke gelmeseydim, biliyordum böyle olacağını.’’  gibisinden mesajlar atıyor ev arkadaşına. Mesajlara bakıyorsunuz o saatlerde zaten eğleniyor.

Sonra Hüseyin AYAN, Çağatay’a dedi ki: ‘’Şule’nin böyle böyle mesajları var.’’ Ve şöyle bir detay var mesajlar hep tekil. Orada kastettiği kişi Çağatay ve Berk olsa bu şekilde atmazdı mesajları, ki yalan yok bizim oradaki soruyu sorma amacımız Berk’in olmadığını ispatlamaktı. ‘’Ağzıma sıçtılar, beni bırakmıyorlar’’ değil ‘’beni bırakmıyor, ağzıma sıçtı.’’ ifadeleri kullanılıyor. Hep tekil ifadeler kullanıyor.

Hüseyin AYAN dedi ki; ‘’Böyle böyle mesajlar var hep tekil konuşuyor. Burada kasttettiği kişi sen misin?’’, diye sordu.  Çağatay, ‘’değilim’’ dedi.  ‘’Berk mi o zaman kim olabilir?’’ diye sorduk. ‘’Yok, kesinlikle Berk’i kastetmiyor.’’’Kim?’’ dedik? ‘’Furkan’ı kastediyor’’, dedi. Bizim o zamana kadar hiç Furkan aklımızda bile yoktu. Çağatay böyle söyleyince tekrardan düşünmeye başladım, mesajlar ortada, bir yandan o saatte eğleniyor. O mesajları Furkan’a atma boyutunu düşünüyorum, acaba Furkan’la o gece kavga ettiler, Furkan Şule’nin orada olduğunu öğrendi ve  Furkan ağzına geleni söyledi, küfür etti, ağır konuştu da bunu mu kastediyor diye aklımızda bir takım soru işaretleri oldu.

‘’Bu bana abayı yakmış.’’, mesajını da açıklar mısınız?

Av. Paşa Büyükkayaer – Evet, ‘’Bu bana abayı yakmış bırakmıyor beni’’ gibi bir mesaj var. Ama bu mesajı attığı saat R*****’dan plazaya giderken.  Tekrar diyorum ortada çekilmiş videolar olduğu için zorla tutma olmadığı zaten belli.

Devam ediyorum önceki soruya. Çağatay onu söyleyince benim bir kafama dank etti. Biz yine üzerine çok düşmedik. Derken bir gün birisi İskender Fatih BALKIŞ’a bir mail attı. ‘’Dosyayla alakalı bir şey görüşebilir miyiz?’’ diye. Sonra Furkan’ın bir tane fotoğrafını atmış. Sosyal medyada paylaştığı bir fotoğraf. Bir tane kız ayaklarını uzatmış, Furkan bileğinden tutmuş, ‘’burası çok yüksek, korkuyorum’’ yazarak bir paylaşımda bulunmuş. Olaydan birkaç ay sonra atmış.

Çok anlamsız bir fotoğraf. İnsanın aklına ister istemez dalga geçiyor gibi geliyor. Bu süreden sonra Şule’nin arkadaşlarından bize birkaç bilgi daha geldi. Gelip bizlerle görüştüler. Olaydan sonra Furkan devamlı Şule’nin arkasından ileri geri konuşmuş. Arkadaşları bunları söyledi bize. Ayrıca olay olmuş, Şule ölmüş ve Furkan hiç ortalıkta görünmemişti. İki satırlık basit bir ifade vermiş. ‘’Şule hayat dolu birisiydi, intihar edeceğini düşünmüyorum.’’  Başka bir şey yok. Tüm Türkiye, herkes birlik olmuş Şule için bir şeyler yapma derdinde ama Furkan’dan hiç ses yok. Okuldan bir aylık iki aylık arkadaşınız olsa onun için bile uğraşırsınız. Furkan Şule’nin 2 yıllık sevgilisi.

Bütün bunlar birleştiğinde biz Furkan hakkında suç duyurusunda bulunmayı düşündük. Tabi ilk celse farkında değiliz bu anlattığımız olayın. İkinci celseye çıkmadan önce ben yine dosyayı önüme aldım karıştırıyorum. Şule ile Lilia arasındaki mesaj sayısına bir baktım HTS kayıtlarına göre iki tane mesaj yok.  Şule’nin de telefonu açılamadığı için ev arkadaşının verdiği mesajlarla yetiniyoruz.  Daha sonra mesajların saatlerini kontrol ediyorum, iki tane mesajın olmadığı yer çok manidar. Birisi Lilia, Şule’ye,Furkan öğrendi geliyor. yazıyor ve ondan sonraki mesaj yok, silinmiş. İkincisi yine ‘Furkan geldi, seni sordu.’’ mesajı  var ve yine ondan sonraki mesaj yok. Lilia, Şule’ye Furkan’la alakalı iki tane mesaj atmış ve ardından attığı iki mesaj da yok silinmiş ve telefon o şekilde teslim edilmiş. Biz bunu fark edince, Lilia’nın duruşmaya yeniden çağrılmasını talep ettik. Furkan da gelsin, dedik. Çünkü Furkan Malatya’da bir tane karakola gidip iki satır ifade verdi. Biz Furkan’a hiçbir şey soramamıştık. 

İkisinin de çağrılmasını talep ettik, karşılıklı sormamız için. Çünkü muhtemelen o gece Furkan, Şule’ye ulaşmaya çalıştı. Şule akşam saat 10’da Çağatay’ın ve Berk’in yanına geliyor, ondan itibaren hiç haber alamıyor Şule’den. Ve Furkan o gün aynı zamanda Ankara’da. Arıyorsunuz açmıyor, mesaj atıyorsunuz açmıyor.

Muhtemelen ev arkadaşına ulaşmaya çalışıyor ve telefonu açmıyor ki sabahki mesajlarından o anlaşılıyor. Bu nedenlerle Furkan’ın da gelmesini istedik. Buradaki amaç da Furkan bir şey yaptı öldürdü değil, belki o geceki bağırmalarından çağırmalarından küfürlerinden Şule’yi çok olumsuz etkiledi, alkolün verdiği etkiyle belki Şule’nin intihar etmesine Furkan sebep oldu. Bilemeyiz bunu. Sadece araştırılması gereken bir ihtimal. Güçlü bir ihtimal. İki tane Furkan’la ilgili mesaj siliyorsunuz. O aydan sonra Furkan ortada yok. Etrafta herkes Şule için mücadele ediyor ama siz sevgilisi olarak ortada yoksunuz ve Şule’nin ölüm şeklini andırır bir fotoğrafı sosyal medyada paylaşıyorsunuz.

Mahkeme o dönem yine de Furkan’ı çağırmadı çok istememize rağmen. Sadece Lilia’yı çağırdı. Lilia geldi tam tahmin ettiğim şey oldu, olayı tekrar anlattı. Mesajlar yok dedik, ‘’Ben mesaj silmedim.’’ diyor. Silmişsin kayıtlar var ortada diyoruz, ‘’Ben silmedim.’’ dedi çıktı. (Röportajın bu kısmı 20 Kasım 2019’daki duruşmadan önce oldu. 20 Kasım’daki duruşmaya Furkan katıldı.)

Biz de bu süreç sırasında suç duyurusunda bulunduk. Furkan ve Lilia’nın telefonuna el koyma kararı verildi. Ama işte yine bir olay daha; Furkan 2 ay önce telefonunu değiştirmiş. Yeni telefon olduğu için olay gününe dair hiçbir şey yok. Eski telefonu bıraktığı yeri söylemiş sadece, en son savcılık oraya yazıp telefonu isteyecekti geldi mi henüz bilmiyorum. Böyle şüpheli bir durum işte. 

Bizim bu dosyadaki amacımız Berk’i bu durumdan kurtaralım, Çağatay da kurtulsun veya Çağatay ceza alsın Berk kurtulsun değil.  Böyle bir derdimiz yok. Sadece dosyada araştırılmayan, göz ardı edilen çok fazla husus var. Araştırmalar sonucu Berk’in suçlu olmadığını açık şekilde gösteren çok fazla delil var. Çağatay’ın suç işlemediğini gösterir bazı şeyler var ama tekrar diyorum; Çağatay’a karşı olan bu şüphe ölene kadar devam edecek. Çünkü bilmiyorsunuz. Bir oda içerisinde Şule düştü ve o ana dair Çağatay’ın anlattığından başka hiçbir şey yok. Olmadığını kesin bildiğiniz şeyler var. Mesela cinsel bir birliktelik yok. Bunu biliyoruz. Aralarında bir boğuşma vesaire bir şey yok bunu biliyoruz. Ama Çağatay, Şule’nin düşmesine vesile oldu mu olmadı mı bunu bilmiyoruz. Hiç öğrenemeyeceğiz de.

Şule’nin telefonu açılmıyor dediniz. Telefon neden açılamıyor?

Av. Paşa Büyükkayaer – Şule’nin telefonunun ekran kilidi var. Bunu da ben çok sonra öğrendim. Normalde ekran kilidini açamadıkları için telefonun içindeki evraklara bakamadılar, geri gönderdiler. Sizin başınıza gelse yani telefon kilidi sorunu yaşasanız sokak arasındaki bir telefoncuya götürüp şifreyi kırdırıyorsunuz. Zor bir işlem değil.

Bunu koskoca emniyet nasıl yapamaz diye düşünüyordum. Sonra bir tane polis memuru ile konuştuk. Böyle böyle bir durum var nasıl açamıyorlar telefonu, diye sordum. Dedi ki emniyetin kullandığı bir program var, o telefonu sen götürüp Kızılay’da bir telefoncuya açtırabilirsin. Çünkü onlar gayri yasal yollardan açıyorlar. Ama emniyetin kullandığı yasal programlar var. Telefon açık geldiği takdirde telefon açıldığından bu yana ne yüklenmiş ne silinmiş her şey geri getirilir ama onun ekran kilidini o program ile açamıyorlar çünkü yasal bir işlem değil, dedi.

Ayrıntısını net bilmemekle birlikte Av. Umur YILDIRIM sanırım yeni bir telefon almış. Hattı oradan çıkarıp yeni telefona takmışlar. Yeni telefonla yedeklenmeyi geri getirmişler, yedeklemede olaydan bir gün önceye kadar varmış. İddiası o yönde.

Şule’nin anal bölgesindeki PSA sıvısı?

Av. Paşa Büyükkayaer – Şule’nin anal bölgesindeki PSA sıvısının Çağatay veya Berk’e ait olup olmadığını karşılaştıramadılar. Onunla alakalı Av. Levent EKMEN -Çağatay’ın avukatı- bir araştırma yapmış, uzman görüşü almış sanırım. PSA sıvısı dediğimiz sıvı vücuda geldiği takdirde onu yıkayıp, temizleme işlemi olmazsa üç gün boyunca vücutta kalıp üç gün içerisinde inceleme yapıldığında kime ait olduğu tespit edilebiliyormuş.

Üç günden altı yedi güne kadar PSA vücutta kalıyormuş ama üç günden sonra kime ait olduğu tespit edilemiyormuş.  Vücutta yavaş yavaş kaybolduğu için altı yedi günden sonra tamamen gidiyor ve hiçbir izi kalmıyormuş. Levent EKMEN’in iddiası; ‘’PSA bulundu ama kime ait olduğu tespit edilemediği için olay gününe ait bir şey değil, olay gününe ait bir şey olsa zaten direkt yeni tarihli bir delil olacağı için tespit edilir ve kime ait olduğu bulunurdu. Geçmişten kalma bir PSA sıvısı.’’ dedi. Öyle bir savunması var. Doğruluğunu yanlışlığını bilmiyorum. Durum zaten Adli Tıp’a sunuldu. Gelecek son bir rapor kaldı, o iki sorudan birisi zaten bu.

Diğeri de bizim Berk ile alakalı DNA transferi hakkındaki sorumuz. Biz başta bunun sorulmasını talep etmiştik. Sonra karşı taraf bir uzman mütaalası aldı, uzman mütaalasında zaten kendi aldıkları raporda bile açıkça ifade ediliyor bu husus. Gün içerisinde birlikte vakit geçiren insanlar arasında kolaylıkla DNA transferi olabileceğini belirtmişler. Sonra virgül koymuş, ‘ama’ demiş tırnak arasında doku örneği bulaşmaz gibisinden bir açıklama yapmış. Ben de diyorum ki zaten dosya kapsamında böyle bir şey yok. Tırnak altından çıkan bir doku örneği yok. Karşı tarafın ücreti karşılığında aldığı raporda bile bu husus bizim lehimizde anlatılmış. Adli tıptan zaten bizim aleyhimize bir şey gelme ihtimali yok.

Duruşmada öne sürülen bekaret durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Bunu ben değil Levent EKMEN dedi. Ama Levent EKMEN de bunu o şekilde demedi. Çok çarpıtıldı. Sadece vajinada eski yırtıkların olduğu raporla sabit, olay gününe ilişkin olmadığı belli, dedi. İlgili raporu okudu ve söylediği biraz da yanlış yorumlanarak medyaya lanse edildi. Onun üzerine bir tepki doğdu ve bize de tepki gösterdiler orada.

Şule ÇET’in ailesinin avukatları ile aranızda herhangi bir durum söz konusu oldu mu?

Av. Paşa Büyükkayaer – Karşı tarafta en başından beri otuz kişiye yakın vekil bulunuyor. Dosyadan haberdar olan iki üç kişi var. Dosyayı inceleyen, yorum yapan, çalışan çok az. Ben samimiyetlerine hep inanmak istedim. Hep dosyayı, olayları, delilleri farklı yorumluyor olabiliriz diye düşünmek istedim. Hep iyi niyetle yaklaştım ama şu an iyi niyetli olduklarına  inanmıyorum. Hepsini kasten yaptıklarını düşünüyorum.

Onlar kesinlikle biliyor ortada bir cinayet, tecavüz vs. gibi durum olmadığını. Sadece aralarından birkaç kişi bu dosya üzerinden çok güzel prim yaptılar, çok güzel işler alıyorlar. Bence ona devam ediyorlar.

Bunu neden düşünüyorum? Çünkü birçok olay var. Mesela sosyal medyada görmüşsünüzdür belki; Şule’nin iç çamaşırları nerede, delilleri sakladılar diyerek yaygara kopardılar. Olaydan hemen sonra Adli Tıp’a gönderiliyor iç çamaşırları, bir hafta sonra karakola geri teslim ediliyor. Karakoldan Şule’nin babası ve avukatına tutanak tutularak teslim ediliyor eşyaları. Bunu ben söylemiyorum, tutanak var ortada. Tutanakta şöyle bir sıkıntı var, normalde tutanakta ne kadar eşya varsa hepsini tek tek yazmaları lazım. Ama tutanakta, ‘’Şule ÇET’e ait şu tarih numaralı eşyalar avukatına ve babasına teslim edilmiştir.’’, yazıyor. Bunların iddiası da; ‘’biz bu eşyaları aldık ama içinde iç çamaşırları yoktu, eksikler vardı’’ diyorlar.

Ben buna inanmıyorum. İki sebebi var. Birincisi sen bu eşyaları avukat olarak teslim alıyorsun. Sadece Şule’nin babasına teslim etmiş olsalar böyle bir şey mümkün ama avukat olarak alıyorsun eşyaları, içerisinde olması gerektiğini düşündüğün eşyalar var. Ve o eşyaların olmadığını iddia ediyorsun. Eğer eksik eşya varsa yapacağı çok basittir, bunu tutanakta belirtmek, şerh düşmek. Bunu yapamıyorsan, polis memurları sana bunu yaptırmıyorsa yoldan geçen iki vatandaş bulursun, iki meslektaş çağırırsın karakola. Biz bunu teslim aldık ama eksik eşyalar var diyerek gösterirsin. Yani bunu yapmak için çok zeki bir avukat olmaya gerek yok.

Bu işin bir yönü. Diğer yönü de; bu teslim alma haziran ayında oluyor. Bu mesele tam 10 ay sonra nisan ya da mayıs ayında dile getiriliyor. Nerede Şule’nin iç çamaşırları? 10 ay boyunca Şule’nin iç çamaşırları kimsenin aklına gelmiyor, onların kaybolduğu, incelenmediği aklına gelmiyor tam bir yerde elinde argüman bittiğinde ortaya çıkıyor. Suyu bulandırıyorlar başka bir şey değil. Bir de en önemli delil olduğunu iddia ediyorsun ama aklına 10 ay sonra geliyor. 

Mesela başka bir olaydan daha bahsedeyim. Karşı tarafta meslektaşlardan biri yine çıktı. Elinde HTS kayıtları vardı. Berk’in o saatte uyuduğunu iddia ediyorsunuz ama o saatte telefon sinyali başka bir baz istasyonundan olduğu tespit edildi. O zaman odada hareket ettiğini iddia ettiler.

Bulunduğunuz noktalarda baz istasyonuna bağlandığınızda aynı baz istasyonunda fazla kişi olduğu zaman telefonunuz sinyali güçlü başka bir baz istasyonuna yönelir. Baz istasyonunun değişmesi senin hareket ettiğini göstermez.

Ortada internet veri kaydı var. Yine meslektaşlardan biri çıktı dedi ki; ‘’saat 1:45 ve 2:30 arasında her üç şahsın da internet veri kaydı kesiliyor. Ne olduysa işte o saatler arasında oldu’’, diyor. Oysa elimizde internet veri kaydı var. Duruşmada bunu söyleyince raporlardan kontrol etim. Öyle bir kesilme yok.

Ve böyle bir iddiaya dayanarak bu kadar keskin bir yorum yapmaları çok saçma. Elimizde 2:30‘dan sonra  çekilen video var, Şule Çağatay’ın omzuna yatıyor. Ve onların iddiasına göre her şey çoktan 2:30’da olmuş olması gerekiyor.

Tekrar diyorum bunları başta ben iyi niyet olarak görüyordum. Bilmiyor olabilirlerdi. İlk aklına gelen şeyi gerçekmiş gibi anlatabilirler. Ama öyle değil. Art niyetli geliyorlar artık bana.

Umur Bey’in ses kaydı alınıyor siz de buna dayanarak savcılığa gidiyorsunuz. O olay hakkında bilgi verir misiniz?

 Av. Paşa Büyükkayaer – Bir toplantı esnasında konuşurken Av. Umur YILDIRIM’ın ses kaydını almışlar.  Ses kaydında Bunlar çok zengin, savcıya çok büyük paralar verdiler.” diyor. Biri “Ne kadar para verdiler?” diye sorunca o da “Şöyle düşünün bir savcının aldığı maaş ne ki, 10.000 -12.000 lira para alıyor. Savcıya bir milyon gibi bir para vereceksiniz ki öyle bir dosyanın üzerini kapatmaya çalışsın. Nitekim bu savcı da öyle yaptı diyor.” Bu şekilde ilk savcının rüşvet aldığını iddia ediyor.

Peki bu soruyu soran şahıslar kim ?

Av. Paşa Büyükkayaer – Bilmiyorum, ben de bilmiyorum.

Size nasıl haberi geldi peki bunun ? Siz nasıl bilgi sahibi oldunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Bana ses kaydı Çağatay’ın ailesinden geldi. Gönderdiler böyle bir durum var diye. Ben ses kaydını oturdum baştan sona dinledim. Anlatılan şeyler şu medyada anlatılanların kaç katı yalan, bir ton hikaye.

Mesela; Çağatay’ın bu zenginlik durumundan bahsedildikten sonra oradan birisi  “Tamam, Çağatay böyle zengin ama Berk’in durumu nasıl, Berk de böyle zengin mi?” diye soruyor. Meslektaş  “Çağatay’ın biliyorsunuz bir avukatı var, Berk’in ise tam üç avukatı var ve bu üç avukatın da adresleri birbirinden farklı demek ki üçüne birden ayrı para verdi diyor. Artı Berk’in bildiğim kadarıyla bir bazlama fabrikası var. Berk’in durumu Çağatay kadar olmasa da gayet iyi.’’ diyor.

Peki bilmiyorlar mı bunu? Kayıtlardan çıkmıyor mu Berk’in malvarlığı ?

Av. Paşa Büyükkayaer – Berk’in dediğim gibi aylık 500 – 600 TL kirası olan ufak, merdiven altı bir dükkanı, bir tane çalışanı var. Berk’in bir tane de Fiat Doblo’su var. Onunla sabaha kadar çalışıp gün boyu bazlama dağıtıp akşam yatıp uyuyan bir adam. Babası ile annesi zaten ayrı. Annesi ile yaşıyor ve sadece emekli maaşı olan, sağlık durumu oldukça kötü olan bir kadın bu. Araba da tam anlamıyla Berk’in değil, krediyle almış. Şu an araba icradan satışa çıktı. Berk’in parası olsa ilk olarak ben avukatlık ücreti alırım.

Ses kaydı meselesine geri dönelim, yarım kaldı. Levent EKMEN’in de haberi varmış bu ses kaydından bildiğimiz kadarıyla.

Av. Paşa Büyükkayaer – Evet, varmış. Aile sonradan bana, Levent Bey’e verdik ama o pek ilgilenmedi, dedi. Sonra ben bir gün adliyede işlerimi yaparken, dosyanın eski savcısı Alev Hanım’ın kapısının önünden geçerken aklıma  ses kaydı geldi. Hal hatır sorduktan sonra “Savcı hanım sizin bir milyon rüşvet aldığınız söyleniyor bilginiz var mı?’’, dedim. Ve gülümsedim, o da hafif güldü. Ses kaydından mı bahsediyorsunuz, dedi. Ben zaten o an şok oldum yani savcıya kadar gitmiş. “Evet siz nereden biliyorsunuz?” dedim. O kendisine daha önce geldiğini söyledi. “Ben dinlemedim, yine dinlemeyeceğim.” dedi. Ben de genel olarak rüşvet aldığınız anlatılıyor dedim. O da kendisinin şerefli bir savcı olduğundan, bu yaşına kadar mesleğini şerefiyle yürüttüğünden bahsetti.

Sonra şikayetçi olmayı düşünüyor musunuz diye sordum. O da gizli alınmış bir ses kaydı olduğunu, şikayetçi olamayacağını ama medyaya düşerse şikayetçi olacağını söyledi. Ben de bunun üzerine savcı hanıma, “Bugün yarın düşecek sosyal medyaya bilginiz olsun.” dedim, çıktım. Çünkü, Çağatay’ın ailesi bu kaydı internette yayınlayacaklarını söylemişlerdi. Bu konuşma esnasında savcı hanımın yanında katibi de var, rahat konuşuyorum. Çünkü sıkıntılı bir durum yok, yanlış bir şey söylemiyorum.

Sonra duruşmaya çıktık ve karşı tarafın avukatları meslek etiği, meslek ilkeleri vs. konulardan bahsetmeye başladılar. Konunun bana geleceğini hiç bilmiyordum. Savcı Alev Hanım suç duyurusunda bulunmuş, sözde benimle Levent EKMEN şikayet etmiş. Ben de orada öğrendim. Haberim yoktu. Duruşmadan çıktım ve gidip dosyaya, şikayet dilekçesine baktım. Aslında şikayet ettiği ben ve Levent EKMEN değil Umur YILDIRIM.

Benim hakkımda asılsız iddialarda bulunan şahıslardan ve bunu çeken, sosyal medyada yayınlayan  insanlardan şikayetçiyim demiş. Sanki savcı hanım bizden şikayetçi olmuş gibi aktardılar mahkemede. Sonra o mesele de öyle kapandı hatta o duruşma esnasında karşı tarafın avukatları bu kadar dile getirince Levent EKMEN, “Açık açık söylüyorum, bu ses kaydını Çağatay’ın ailesi aldı bana da Çağatay’ın ailesi getirdi onlar yayınladı.” dedi. O dosyada çok büyük ihtimalle Umur YILDIRIM hakkında dava açılacak, şikayet ettiği aslında biz değiliz de duruşma esnasında öyle yansıtıldı.

Duruşmalarda para karşılığı alınan rapor ifadesinden dolayı çok tepki topladınız.

Av. Paşa Büyükkayaer – Ben birkaç duruşma boyunca bu durumu anlattım ama yanlış anlaşılmışım çok sonra fark ettim. Ben parası karşılığında, ücreti mukabilinde aldığınız rapor dedim insanlar bunu rüşvet verdiler rüşvet karşılığında rapor aldılar gibisinden algılamış.

Normalde uzman mütalaası dediğimiz; alanında uzman bir kişiye, o alanda sözü geçen dinlenen birisinden o konuyla ilgili bir rapor alıp raporun mahkemeye sunulmasıdır. Normalde uzman mütalaası budur ama uygulamada maalesef ki  böyle değil. Siz gidiyorsunuz o alanda herhangi bir profesörden benim böyle bir olayım var ben böyle olduğunu düşünüyorum diyorsunuz. Profesör kendi tanınmışlığına büyüklüğüne vs. göre size bir fiyat söylüyor karşılığında da rapor hazırlıyorlar. Benim para karşılığında derken kastettiğim buydu çok ciddiyeti, ehemmiyeti yok anlamında söylemiştim ben bunu. Rüşvet karşılığı rapor alıyorlar diye algılanmış.

Türkiye’de bu zamana kadar alınmış yüz binlerce belki milyonlarca uzman mütalaası vardır. Hiç uzman mütalaası alıp da kendi aleyhine rapor çıkan bir dava oldu mu? Yani birine 20 bin lira para veriyorsunuz, hazırladığı rapor sizin aleyhinize olacak, böyle bir şey mümkün mü? O rapordan kastım bu.

Bir de bu raporların hepsi maalesef ki sosyal medyada Adli Tıp Kurumu’ndan gelen rapor şeklinde yayınlanıyor. Hâlbuki bunların hepsi normal uzman mütalaası, para karşılığı alınan. Ben bunu da anlayışla karşılıyorum ancak şöyle bir durum da var bu olayda; para alıyorsanız, onun karşılığında bir rapor hazırlıyorsanız tamam lehe de olabilir ama önce bir dosyayı incelersiniz. 

Bir Hakan KAR var ilk dinlettikleri, bir de bu son gelen var Çağlar ÖZDEMİR. Biri Mersin Üniversitesi, biri Erciyes Üniversitesi’nde. Bu Mersin Üniversitesi’nden gelen Hakan KAR,  DNA ile ilgili bilgileri söyleyen kişi. Ve bir de  ısırık izi vardı. Şule’nin kalçasındaki bir izin, ısırık izi olduğu yönünde bir iddiada bulundular. Duruşma esnasında o raporu hazırlayan adama sordum, “Isırık izinden bahsetmişsiniz, bunu nasıl buldunuz?” dedim. ‘’Fotoğrafları yaklaştırdığımız zaman bilgisayarda, orada ısırık izi olduğu gayet belli.’’ diyor. Fotoğraftan tespit etmiş, profesör bu adam(!)

Olay yeri fotoğraflarından mı ?

Av. Paşa Büyükkayaer – Hem olay yeri fotoğraflarından, hem de otopsi esnasında video çekilir, o videodan.

Duruşmalardaki tavırlarınızla, savunmanızla alakalı söylenenler hakkında ne düşünüyorsunuz? Söylediklerinizin ve tavırlarınızın üzerine sosyal medyada çok eleştiri aldınız.

Av. Paşa Büyükkayaer – İlk celseden sonra benim hakkımda söylenenleri diyorsanız o bekaret olayıyla ilgiliyse benim hiç alakam yok ama gülme muhabbeti doğruydu. Ben birkaç yerde hafif gülümsedim. Adam ısırık izinden bahsediyor, ısırık izini nasıl tespit ettin diye soruyorsun, fotoğrafları yaklaştırdım tespit ettim diyor. Yani buna ister istemez gülüyorsunuz. Tepkisiz kalmak çok zor.

Otopsi raporunun kendisinde böyle bir ısırık izi tespit edilseydi yazardı zaten  değil mi?

Av. Paşa Büyükkayaer – Şule düştükten sonra olay yerine polis karakolundan görevli polis memurları geliyor,olay yeri inceleme ekibi geliyor, ardından uzmanlar tarafından otopsi yapılıyor. Burada üç tane incelemeden geçiyor. Böyle bir durumun atlanması mümkün mü? Isırık izinden bahsediyoruz. O ısırık izinden bahsettiği iz de o düştüğü yerde bir tane demir çit var ve Şule en başta zaten demir çite çarptığı için vücudunun bilumum yerlerinde izler, çizikler var. O bölgede de birkaç tane çizik var ve işte bu çiziğe ısırık izi dediler ve Mahkeme bu hususta Adli Tıp’tan tekrar rapor istedi.  Nitekim Adli Tıp’tan da bu şekilde cevap geldi; ısırık izi değildir diye.

Dudak okuma raporu var, onun tekrar yapılması, üzerinde durulması ile ilgili bir talebiniz olmuş? Açıklar mısınız? (Asansör önünde Çağatay ve Berk’in olayın hemen sonrasında kısa bir konuşması var. Bunun için isteniyor rapor.)

Av. Paşa Büyükkayaer – Dudak okumayı karşı taraf istedi. Sonra son celse, istenince “Siz dudak okuma raporunu istiyorsunuz, biz de iki celsedir bekliyoruz ama bu 4. celse ve dört celsedir benim müvekkilime bir defa dahi ne karşı tarafın avukatları, ne de siz heyet olarak Çağatay’la ne konuştuklarını sormadınız.” dedim.

Mahkeme başkanı sorduklarını söyledi. Ben de ” Başkanım sormadınız, sorsanız zaten bu çocuk söylerdi.” dedim. Gerçekten sormadı yani kimse Berk’e, orada konuşuyorsun ama ne konuşuyorsun diye sormadı. Onu da ben duruşmadan birkaç gün önce cezaevine gittiğimde biz dudak okuma bekliyoruz ama sen hiç hatırlamıyor musun ne konuştuğunu diye Berk’e sormuştum.”Sarhoşluktan kaynaklı net hatırlamıyorum ama kameradan kendime, konuşma tarzıma baktığımda, az çok da hayal meyal hatırladıklarım kadarıyla ” Ne yaptın lan kıza? Bir şey mi oldu, ne oldu?’ dedim. Çağatay da o ara zaten bana parmağını uzattı parmağını gösterdi  ‘Ne yapacağım? Bak kızı tutmaya çalışırken parmağım kırıldı, dedi. ”  Sonra duruşma esnasında mahkeme başkanı sordu Berk’e, Berk de bunları anlattı. Sonra o ara rapor geldi zaten; okuma yapılamadı diye.

 Çağatay’ın parmağının kırığıyla alakalı bir rapor vs. var mı ?

Av. Paşa Büyükkayaer – Evet, var tabi. Hatta bu olayla da ilgili duruşmalardan birinde bir durum söz konusu oldu. Çağatay’ın olaydan hemen sonra hastaneye gidişi var. Hastaneye gidişinde lif zedelenmesi olarak görülüyor parmağı. Kırık değilmiş.

Olaydan birkaç gün sonra, tekrar hastaneye kontrole gidiyor. Orada “Beş gün önce lif zedelenmesi olduğu görüldü.” gibi bir rapor yazmışlar. Meslektaşın biri çıktı duruşmada, yine insanların zekasıyla dalga geçer gibi aldı raporu eline ve; “Çağatay olay günü parmağının kırıldığını veya zedelendiğini iddia ediyordu, burada rapor var. Çağatay olaydan 6 gün sonra hastaneye giriş yapmış. Bu bahsi geçen parmak, olay günü kırılmadı.” dedi. Halbuki olay günü verilmiş rapor da bir arka sayfada duruyor yani olay günü zaten o parmağın zedelendiği belli. Bir hafta sonra kontrol için girişi var. Bu kontrol için gittiği raporu çıkarıp sanki ilk gidişiymiş ve olay gününe ait bir rapormuş gibi insanlara anlattılar.

Alınan raporlar davada avantaj sağlar mı? Davanın gidişatı için gerekli mi?

Av. Paşa Büyükkayaer – Şahsi fikrim sağlamayacağı yönünde. Son celse bu konuyu çok ayrıntılı bir şekilde anlattım. Normalde bu uzman mütalaasını ilk olarak Çağatay’ın avukatı Levent EKMEN aldı. Şule’nin psikolojik durumu ve intihara meyilli olduğu ile alakalı.

Sonra karşı taraf rapor almaya başladı. Ben son duruşmada: “Ortada bir cinayet var mı yok mu? Şule nasıl öldü? Biz bunu tartışırken bir taraf, Çağatay’ın avukatı ‘Bu kızın dersleri kötüydü, annesi babası sahip çıkmıyordu, psikolojisi bozuktu, maddi durumu kötüydü.’ diyerek bunları ispatlama derdinde, karşı taraf da buna misilleme yaparak ‘Şule gayet normal bir insandı, psikolojisi normaldi.’ diyerek- buna ilişkin üç dört tane tanık getirdiler bu arada – buna ilişkin tanık getiriyor, erkek arkadaşıyla arasının iyi olduğunu, erkek arkadaşını aldatmadığını burada ispatlamaya çalışıyorlar. Ailesinin ayda iki bin lira para gönderdiğinden bahsediliyor. Biz burada bir cinayet var mı yok mu bunu tartışıyoruz, tartışılması gereken husus bu.” dedim.

Her iki taraf da başka alemde, o taraf iki rapor alıyor bu taraf başka bir rapor alıyor. Bizim Berk açısından, çok raporluk bir işimiz yok yani neyin raporunu alabiliriz ki? Zaten Adli Tıp Kurumu var, rapor alınıyor. Avukatlar tarafından alınan raporun bir ciddiyeti olmadığını az önce söyledim.

Bu dediğimiz raporlara, uzman mütalaalarına yönelik mahkemenin tavrı nasıl peki?

Av. Paşa Büyükkayaer – Mahkeme hiç umursamıyor yani öyle söyleyeyim. Başkan beyin özellikle duruşmadaki tavrından anlayabiliyorum bunu. Biri bir şey söylüyor raporlarla ilgili, “Zaten Adli Tıp Kurumu’na sorduk o hususu, gelecek bekliyoruz.”  diyor.

Biliyor yani onlar da bu durumları.

Av. Paşa Büyükkayaer – Biliyor tabi yani bilmez olur mu? O düşmeyi anlatayım isterseniz sonra diğer sorulara geçelim. Düşme olayıyla alakalı ben mi kötü niyetle yaklaşıyorum cidden bilmiyorum ama bu meslektaşlarımızın elinde argüman bittikçe farklı bir şeyle geliyorlar. Bir de hep parça parça. Mesela bir iddia ortaya atılıyor, bir ay bu konuşuluyor. Onun yanlış olduğu ortaya çıktıktan sonra farklı bir iddia geliyor. Bu şekilde devam eden bu süreçte yine karşı tarafın avukatı çıktı; “Şule aslında o küçük odadan değil, makam odasından aşağı atıldı.” dedi.

Buna yine gülmemek elde değil. Sen çıkıp 8-10 ay boyunca küçük odada yerde kan lekeleri olduğunu, meni izleri olduğunu, onların hiçbirinin incelenmediğini, polis tarafından denetlenmediğini vs. iddia ettin. Bu kız makam odasından atıldıysa küçük odaya eğer hiç girmediyse bu kan izleri nerede? Yani küçük odadaki kan izleri incelenmedi iddiasından, aslında küçük odaya hiç girmedi makam odasından atıldı iddiasına gelindi. Bir anda söyledi bunu. Bunu söylemesinin nedeni de bence yani şahsi fikrimi söyleyeyim, Berk’in parmak izi sadece o makam odasında bulundu. Başka bir yerde hiç parmak izi yok. Onun bulunma sebebi de şu; Berk’in yine çektiği bir video var, video çekerken elini koyuyor camın pervazına dışarıyı falan çekiyor, parmak izi de muhtemelen buradan çıkıyor.

Berk’in oturduğu yer makam odasıydı değil mi?

Tabii Berk makam odasında, küçük odaya olay esnasında Berk hiç girmiyor. Sadece makam odasında camdan çektiği videolar var. Videolar da zaten olaydan önce çekilmiş.

Eğlendikleri yer de makam odası değil mi?

Av. Paşa Büyükkayaer – Makam odası, tabii.

Olay yerinde yapılan keşifler ne üzerineydi? Nasıl yapıldı, anlatır mısınız?

Av. Paşa Büyükkayaer – Mahkeme keşif yapılmasını istedi, düştüğü yer, odalar arası mesafe vs. bir sürü husus incelendi. Ve bir de bardak yıkama olayı için araştırma yapıldı.  Berk bardakların olaydan sonra yıkandığını söylemişti, Çağatay ise Şule düşmeden önce yıkadım, demişti. Böyle bir olay vardı. Aralarındaki tek çelişki de buydu.

Berk’in bulunduğu makam odasıyla mutfağın arasındaki mesafeyi ölçerek bardak yıkama sesinin duyulup duyulmadığını anlamak amacıyla mahkeme buna ilişkin rapor istedi. Raporda Berk’in duyabileceği çıktı zaten.

Onun haricinde Şule’nin düşme yerine ve düşme şekline bakılarak intihar mı cinayet mi olduğu tespit edilecekti. Raporda da; düşme yerine ve düşme pozisyonuna bakılarak buna cevap vermenin mümkün olmadığı ve intihar ihtimalinin de cinayet ihtimalinin de olduğu ifade edildi. Raporda olay Çağatay’ın anlattığı gibi de olabilir katılanların anlattığı gibi de şeklinde bir tespit vardı. Bu aslında Çağatay’ın lehine, tekrar diyorum olayda bizlik bir durum zaten yok. Çağatay’ın lehine, çünkü karşı tarafın aldığı o uzman mütalaasında “Bu kesinlikle cinayet, böyle intihar olamaz.” şeklinde birtakım ifadeler vardı. Söz konusu rapor, her iki ihtimalin de olabileceğini Çağatay’ın söylediğinin de aslında doğru olabileceğini ifade etti.

Katılan vekiller bu raporu kabullenemedikleri için son duruşmaya, uzman mütalaasını hazırlayan şahsı tanık olarak getirdiler. Adam, Şule düştüğü zaman neden oraya düşemeyeceğini anlatıyor, eline bir kalemi alıyor “Buradan kalem düştüğünde tam bu hizadan, izdüşümüne düşer ileriye düşme ihtimali yok. İleriye düşmesi için benim kalemi şöyle atmam gerekir.” diyor. Kaç metreden düşüyor, rüzgar vs. gibi etmenler var. Uzman kişi ise elindeki kalemi 1 metrelik mesafeden yere atarak bu olayı anlatmaya çalışıyor.

Buradan yaptığı yorum şu, “Şule eğer intihar etmiş olsaydı duvar dibine düşerdi, ileriye doğru düşmezdi. Şule 3 metre ileriye düştü çünkü bu kızı kaldırıp çuval gibi aşağıya atmışlar.” diyor. Sonra yanlış hatırlamıyorsam Levent EKMEN, “Rüzgardan falan ileriye gitmiş olamaz mı?” dedi. Adam ise alakasız bir cevap verdi.

Son duruşmaya kadar camın biz çok açılmadığını biliyorduk.  Onlarında iddiası da zaten cam çok açılamadığı için Şule’nin intihar etme ihtimali yoktu. İddiaları buydu. Ama Şule’nin intihar edemeyeceği aralıktan sanıklar Şule’yi kaldırıp atabiliyorlar, saçmalığa bakar mısınız? Pencere açıldığı takdirde, pencere ile pervaz arasında 15 – 20 cmlik bir boşluk oluyor. Birisini oradan tutup atma ihtimaliniz çok düşük.  O zaman oradan kızı nasıl attılar diye sorduk. Bu sefer de ilk iddialarının tersine camın geriye doğru  açılabildiğini söylediler.

Yine bu şahsın hazırladığı uzman mütalaasında da Şule’nin sağ kolunun altında sol ayakkabısı var yazıyordu. Önce ayakkabıyı atıyorlar, sonra Şule’yi attıkları için sol ayakkabısı sağ kolunun altında kalıyor. İddiaları bu yönde. Yani normal şekilde intihar etmiş olsa fiziksel olarak öyle bir durum olma ihtimali yok diyorlar.

Zaten direkt atlarsa dedikleri gibi öyle bir şey olma ihtimali yok. Ama Çağatay, ifadesinde ben Şule’yi bir süre tuttum diyor. O sürede ayakkabı düşmüş olabilir aşağıya ve Şule de üzerine düşmüş olabilir.  Bu birinci ihtimal. İkinci ihtimal ise Şule ilk düştüğü yerde direkt yere düşmüyor. Bir tane metal tel var. Onun üzerine düşüyor 45 derecelik bir açıyla.  Şule’nin kafasının yere değdiği sabit, bir yere çarpıp düşmemiş direk kafa yere değmiş. Ama vücudu da telleri yıkmış. O ara tellerden çıkıp ayakkabının düşme ihtimali var.  Bunun gibi bir sürü ihtimal var. Sırf bu yüzden, sırf ayakkabı kolunun altında kaldı diye bu olayda cinayet var denilmesi saçma bir yaklaşım. Önce ayakkabıyı attılar sonra Şule’yi iddiasını buna dayandırıyorlar.

Davanın bu kadar uzun sürmesinin yanlış yönlendirmeler ve altı dolu olmayan iddialar olduğunu ifade ettiniz. Bundan biraz bahseder misiniz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Birçok örnek var aslında. Birinden daha bahsedeyim mesela. Berk’in telefonu Huawei. Huawei’nin ilk çıkardığı telefonlarında Samsung şarj aleti kullanılıyordu. Berk ilk celse anlatırken, masanın başında oturmasının sebebi olarak; “Telefonumun şarjı bitmek üzereydi, şarj aletimde olmadığı için kısa kablosu olan bir Samsung şarj aleti buldum, ben de orada oturdum telefonu şarja taktım.” dedi. Sonra telefonu teslim etti, telefon doğal olarak Huawei’ydi.

Karşı taraftaki avukat çıktı, Berk delilleri gizlediğini iddia etti. Telefonun Samsung marka olduğunu ve Huawei markalı telefonu teslim ettiğini söyledi. Halbuki ortada olay günü düzenlenen üst arama tutanağı var ve telefonun Huawei olduğu da açıkça yazılı. Buna rağmen, katılan vekillerinin bir kısmı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine popülizm ve etkileşim peşinde oldukları için meseleyi farklı lanse etmeye çalıştılar. Bunun gibi daha çok fazla durum var. Berk’in beraat edeceğini fark ettikleri için bu kadar yükleniyorlar Berk’e.

Levent EKMEN’ le ortak çalışıyor musunuz? Onun savunmasını bazıları size lanse etti siz de, ‘’o savunmada benim bir sorumluluğum yok’’ diye bir açıklamada bulundunuz. Dolayısıyla insanlar da iki sanığın da avukatı ortak çalışıyor diye düşünerek sürekli onun söylediklerini size bağlıyorlar. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Bu olayı size çok açık bir örnekle anlatayım, siz de aramızda nasıl bir ilişki olduğuna ona göre karar verirsiniz. İlk celse duruşma esnasında, Levent EKMEN savunma yaparken, cümlelerinin arasında bu çocuklar ve müvekkiller dedi. Savunma yaparken, kasten mi gayrı ihtiyari mi kullandı bu ifadeleri onu bilemiyorum ama konuşurken devamlı çoğul konuştu. En son meslektaşım Av. Hüseyin AYAN dayanamadı ve bir anda; “Bir dakika, yeter artık ben sabahtan beri burada sesimi çıkarmak istemiyorum ama bir oldu iki oldu üç oldu ne demek müvekkiller? Siz Çağatay’ın avukatıysanız gidin Çağatay’ı savunun, Berk’in avukatı falan değilsiniz, Berk’in adına konuşmayın.dedi.

Yine Berk’in daha soruşturma aşamasında, olaydan iki hafta sonra sulh ceza hâkimliğindeki sorguya, Levent EKMEN, Berk ve Çağatay’ın avukatı olarak katılıyor. İkisinin de avukatı olarak söz alıp konuşuyor. Daha önce de belirttiğim gibi biz Berk tutuklanana kadar dosyaya dâhil değildik. Levent Bey her ikisi adına savunma yapmaya başlayınca Berk olaydan bir gün sonra, Levent Ekmen benim avukatım değildir söylediği şeyleri kabul etmiyorum diyerek savcılığa dilekçe verdi. Bu dilekçe de dosya içerisinde mevcut.

Yani özetle; Levent EKMEN’le bizim birlikte çalışmamız gibi bir durum söz konusu değil. Anlattığımız, savunduğumuz şeyler zaten birbirinden apayrı şeyler. O Çağatay’ın avukatı, nitekim ilk duruşmada da Levent EKMEN’e tepki göstererek bunu tekrar ortaya koymuştuk biz.

İlk celseden önce olan bir durumu anlatayım. Bardak yıkama olayı, Çağatay’la Berk arasındaki tek çelişki, birbirlerinden farklı anlattıkları tek husus. Berk ile ilk konuştuğumuz zaman bize her şeyi tüm açıklığıyla anlatmasını istedik ve Çağatay’ın zan altında kalmasından korkup yalan söylememesini en başından tembih ettik. Bardak olayını da bu yüzden olduğu gibi söyledi. Çağatay’ın ailesi bize bu konuyla ilgili duruşmadan önce, ‘’Çağatay olaydan önce yıkamış bardakları bize bu şekilde söylüyor Berk olaydan sonra yıkadığını söylüyormuş.’’

Biz de Levent EKMEN’le konuştuk; ‘’böyle bir durum var, Çağatay böyle söyleyecekmiş çocuğa neyse doğruyu olduğu gibi anlattırın, çünkü Berk doğrusunu söyleyecek, bardaklar olaydan sonra yıkandı diyecek’’ dedik. Hani bardakların olaydan sonra yıkanması da tek başına bir suçun gizlendiği anlamına da gelmez. Çağatay onu açıklıyor ve diyor ki; ‘’Ofisin sahibi muhafazakar görüşe sahip olan bir adamdı, benim o gece orada içtiğimi bilirse çok kötü şeyler olurdu. Ben içtiğimizi gizlemek adına bardakları suya tutup koydum’’ diyor. Levent EKMEN de böyle anlatıyor bize.

‘’Eğer böyle bir durum varsa çıksın mahkemede bunu anlatsın, çünkü biz neyse olduğu gibi anlatacağız bilginiz olsun’’, dedik. Levent EKMEN’le bizim tek görüşmemiz budur, onun haricinde başka görüşmedik. Zaten duruşmaları takip eden, izleyen birisi de bizim Levent EKMEN’le on konunun sekizinde anlaşamadığımızı bilir.

Biz bu zamana kadar Şule’nin psikolojik durumuyla alakalı, cinsel hayatıyla ilgili en ufak bir şey söylemedik. O bunu söylerken de biz Levent EKMEN’i her seferinde uyarıyorduk. Yani öyle beraber hareket etmemiz gibi bir durum hiçbir şekilde söz konusu değildir.

Dava sürecini genel olarak siz mi yürütüyorsunuz? Bildiğimiz kadarıyla da kıdem olarak çok yeni bir avukatsınız .

Av. Paşa Büyükkayaer – Evet, iki yıl oldu avukatlık ruhsatımı alalı. Biz normalde dosyayı takip eden üç avukatız. Hüseyin AYAN aktif olarak avukatlık yapmıyor, Berk’in aile dostu. Normalde Hüseyin AYAN çok meşhur bir ceza avukatıdır. Ankara’nın en meşhur avukatlarından biridir. Benim hakkımda çok fazla haber çıkıyor, Hüseyin AYAN’ı  – muhtemelen yaş itibariyle tanımadıklarından-  bilseler, baktığı davaları duysalar ortalık daha fazla karışabilirdi.

Hüseyin AYAN, aktif avukatlık yapmadığından, dosyaya en ince ayrıntısına kadar vakıf olmayabilir. O bize genel ceza mantığı konusunda ne yapılır, ne edilir, ne şekilde yorum yapılır gibi konularda yol gösterir. Ben dosyada bir gelişme olduğu zaman kendisini arar anlatırım, o yorum yapar, karşılıklı fikir alışverişinde bulunuruz. Duruşmalardan önce oturur ve ne yapacağımızı hep birlikte konuşuruz. Dolayısıyla dosyanın en ince ayrıntısına, delillerine, saatlerine kadar vs. ben daha hakimim. Bu açıdan soruyorsanız evet biraz daha ben yürüttüm diyebilirim. Ama aslında farklı yaş gruplarından 3 avukatın belirli aralıklarla oturup, her şeyi tartışıp, ortak bir karar alması şeklinde ilerledi süreç.

İlk celsede de iddianameyi değerlendirme ve esas hakkındaki taleplerimiz konusunda ben konuştum, Fatih Bey tahliyeyle ilgili konuştu, Hüseyin Bey de dosyadaki çelişkilere değindi. Muhtemelen karar celsesinde de öyle olacak. Esas hakkındaki savunmayı aramızda bölüşerek yapacağız.

Şule’nin ailesiyle duruşmalar dışında bir sorun oldu mu aranızda, tartışma gibi?

Av. Paşa Büyükkayaer – Şöyle bir olay oldu. İlk celse, bizim duruşma salonunda yaptığımız şey, sanık avukatlığından ziyade müşteki avukatlığı gibi bir şeydi. Çünkü Çağatay’ı biz sorguladık. Heyetin bilmediği, karşı tarafın bilmediği birçok şeyi biz Çağatay’a sorduk ve açığa çıkmasını sağladık. Hatta duruşmadan sonra bir televizyon programında, karşı tarafın avukatlarından Umur Yıldırım, benim için; “Ben ona çok teşekkür ederim o müşteki avukatlığı da yaptı.” diye bir cümle kullandı.

Ama o gün biz duruşmadan çıktıktan sonra Şule’nin ağabeyiyle babası bize geldi, biz yürüyorken; “Kaç paraya satın aldılar sizi, kaç paraya sattınız kendinizi! “ gibi şeyler söylediler. Normalde orada Hüseyin Bey olmasa ben çok ters tepki verebilirdim. Hüseyin Bey orada muhtemelen tecrübeden kaynaklı; “Başınız sağ olsun.” dedi o tepkiye karşı. Sonra onlar aynı şekilde tekrar devam ettiler, “Satıldınız! Kaç paralıksınız?” şeklinde. Sonra Hüseyin Bey, normal bir şekilde konuştu; “Bak sen şu an bu çocuğun suç işlediğini düşünüyorsun, biz burada Çağatay’ı sorguladık olay açığa çıksın diye. Aklından hiç bir an bile geçirmiyor musun, ya bu çocuğun suçu yoksa ya bu çocuk cezaevinde boş yere yatıyorsa diye.” dedi. Aile anlamadı, yani aynı şekilde devam etti. Biz de başınız sağ olsun diyerek devam ettik. Başka bir şey olmadı.

Onlar da tabi acılarından kaynaklı şu an pek sağlıklı düşünemiyor olabilir. Acılarından da ziyade; bir de olay medyatik olunca aileyi de çok kullanıyorlar. Duruşmada biz bunu da açıkça söyledik, ikinci veya üçüncü celseydi. Umur YILDIRIM’a; “Bakın her seferinde yeni bir iddia ortaya atıyorsunuz, televizyonlarda gazetelerde hiç olaylarla alakası olmayan şeyler anlatıyorsunuz. Yarın bir gün bu çocuk (Berk) beraat ettiğinde veya diğer sanık Çağatay beraat ettiğinde, aile dönüp sana; ‘Umur ne oldu, hani sen anlatıp duruyordun hani çocuğuma tecavüz etmişlerdi hani camdan aşağı atmışlardı, sen nasıl avukatsın nasıl bunlar ceza almadan kurtuldu?’ dediğinde; “Adalet işte, adalet tecelli etmedi, satın aldılar herkesi.” deyip kurtulacaksın bu işin içinden. Aileye bu zararı verme.” dedik. Duruşmada söyledik bunu bizzat. Aileye gerçekten çok farklı anlatıyorlar olayı. Bundan dolayı ailenin tepkilerini de anlıyoruz.

Özellikle ceza davalarında sosyal medyanın etkisi nasıl oluyor sizce, ne düşünüyorsunuz bu hususta?

Av. Paşa Büyükkayaer – Ben onu ilk defa bu dosyayla gördüm çünkü daha önce öyle çok medyatik bir dosyaya bakmadım. Medyaya düşen birkaç dosyam vardı ama öyle bunun kadar büyük değildi.
Her insan karşısındakini kendisi gibi görür. Ve ben dosyaya ilk müdahil olduğumda; hakimin, heyetin, savcının sosyal medyadan etkilenip de bir şey yapacağını düşünmemiştim. İhtimal vermemiştim buna. Özellikle dosyanın soruşturma aşamasında. Çünkü ben kendimi dosya savcısının yerine koyuyorum. İnsan hayatıyla oynamak kolay değil.

O sebeple; değil sosyal medya baskısı, nereden emir gelirse gelsin, ben hiçbir şekilde etkilenmezdim. Şu an heyet için de ben aynı şeyi düşünüyorum. Sosyal medya baskısı olabilir, ama karar verecek olan sizsiziniz, dosyaya vakıf olan sizsiniz, bir insanın hayatına yön verecek olan sizsiniz. Ben şahsen en ufak şekilde etkilenmeyeceğimi düşündüğüm için, karar mercilerinin de etkilenmeyeceğini düşünüyordum. Ama maalesef ki etkilendiklerini bu dosya ile fark ettim.

Peki, size karşı özel hayatınızda, ailenizin ve yakın çevrenizin tepkisi nasıl oldu?

Av. Paşa Büyükkayaer – Hayır, bana herhangi bir tepki olmadı yakın çevremde. Ailem ve bazı arkadaşlarım kısmen tedirgin oldular ama o kadar. Hatta şöyle söyleyebilirim ki birçok kişiden olumlu yönde tepkiler aldık.

Duruşmada bizi dinleyen birçok kişi, duruşmadan sonra bizimle iletişime geçerek bize inandığını ve bu mücadeleye destek olmak istediğini söylediler. Onun haricinde dosyayı anlattığım herkes en azından sözlü olarak destek verdiklerini gördük. Bunların haricinde; sosyal medyada sahte hesapların yazdığı küfürler dışında çok olumsuz bir şey görmedim diyebilirim. Sadece o ilk duruşma gününü es geçiyorum. Ondan sonraki süreçten bahsediyorum. Çünkü o gün insanlar olayı bilmeden bana saldırdılar. Ondan sonra hep iyi tepkiler geldi diyebilirim.

Sosyal medyada da açıklama yapmışsınız kadın hakları örgütlerinin biraz daha siyasal yaklaşmalarıyla ilgili, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Meseleye maalesef ki siyasi olarak yaklaşıyorlar. Zaten olay nasıl bir hal aldı biliyor musunuz?  Bunu da çok açıkça söyleyeyim. Haber sitelerinde, gazetelerde, televizyonlarda falan dosyaya giren raporlar derhal yayımlanıyor.  Biz normalde başlangıçta bu işlere hiç girmedik yani bu zamana kadar. Ne bir gazeteciyle görüştüm, ne başka bir şey yaptım.

Bizimle röportaj yapmak isteyen çok kişi oldu, gelip görüşmek isteyen çok oldu. Biz hiç öyle işlere girmedik. Çünkü neticede bu bir dava dosyası. Yani mahkemede görülmesi, tartışılması gerekir, kamuoyunun vereceği bir karar değil diye düşünüyorduk. Ama ilerleyen süreçte bakıyorsunuz ki; dosyaya giren ve lehimize olan bir rapor, sosyal medyaya çok farklı şekilde lanse ediliyor. Buna benzer durumlar bir oldu, iki oldu, üç oldu. Biz de önlem almak amacıyla dosyaya gelen raporlar hakkında tarafsızlığına inandığımız bazı gazetecilere açıklamalar yaptık. Çünkü bizim bu açıklamalarımız sayesinde bağımsız ve gerçek haber yapıyorlar. Bu raporlara bizden önce ailenin bazı avukatlarının ulaşması halinde ise ne oluyor biliyor musunuz? Çok farklı şekillerde kamuoyuna yansıyor. Daha sonra gerçekleri ben açıklayınca, medyada iki farklı haber örgüsü oluyor.

Az önceki soruda da sorduk olumlu tepkilerden söz ettiniz ama sanki suçlu sizmişsiniz gibi bir tepki oldu mu?

Av. Paşa Büyükkayaer – Ben insanların bu şekildeki tepkilerini çok da yanlış bulmuyorum. Çünkü insanlar, ister istemez duygusal hareket ediyorlar. Şöyle düşünün; ben bu dosya sayesinde hiçbir şeyin medyada anlatıldığı gibi olmadığını gördüm. Çünkü ben de normalde medyada bir şey gördüğüm zaman aslını araştırmıyor ve yapılan açıklamalara derhal inanıyordum. Bu gibi hassas konularda her insan gibi tepki gösteriyorsunuz, insani tepkiler bunlar.  Ama bu dosya sayesinde, birçok olayın kamuoyunda anlatıldığı şekilden çok daha farklı şekillerde gerçekleşmiş olma ihtimalinin bulunduğunu gördüm.

Özetle; mesela Ceren Damar olayında, sanık avukatının birtakım şeyler söylediği iddia edildi. Ben başta inanmadım, yani inanmadım derken gerçek olabileceği gibi abartılıyor da olabilir diye düşündüm. Sonra meslektaşın yazdıklarına baktım, duruşma zaptına baktım. Doğruydu tepkiler. Burada kamuoyuna anlatılanlar gerçekti.

Ama haber sitelerinde yazılan haberlerin tamamına yakını, yalan değilse bile yanlış yönlendirme amacı taşıyan haberler olduğunu söyleyebilirim. Maalesef, çok üzülerek söylüyorum ki; şu an Şule’nin ölü bedeni üzerinden dahi o kadar çok prim yapan insan var ki. Avukatlardan tutun da haber spikerlerine kadar, gazetecilere kadar bir sürü kişi var. Ama zamanla bu kişilerin hepsi ortaya çıkacak. Gerçekler ortaya çıktığında bu kişilerin de maskeleri düşecek.

Şulenin sevgilisi karar duruşmasından hemen önce geldi. Ve belli açıklamalarda bulundu. Bunlar hakkında kısa bir bilgilendirme yapabilir misiniz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Biz ikinci duruşmadan itibaren Furkan’ın duruşmaya tanık olarak çağrılmasını talep ettik. Mahkemeye ısrarla huzurda beyanda bulunması gerektiğini ifade ettik. Çünkü dosya kapsamından ve HTS kayıtlarından, Şule’in ev arkadaşı Lilia ile Furkan arasındaki mesajlaşmaların bir kısmının eksik olduğu açıkça anlaşılıyordu. Ve Furkan Şule’nin ölümünden sonra Şule hakkında ağza alınmayacak birçok laf etmiş ve Şule ile ortak olan bütün arkadaşlarını hayatından çıkarmıştı. Ve hatta olaydan çok kısa bir süre sonra sosyal medya hesabında ayak bileğinden tutularak sallanan bir kızın fotoğrafını paylaşmıştı. Tıpkı Çağatay’ın, Şule’nin düşüşünü anlattığı gibi.

Bununla birlikte; hem Şule’nin, hem Berk’in hem de Çağatay’ın olay gecesi çok eğlendiği bütün video kayıtlarında ortadaydı. Yani Şule ile Çağatay arasında bir gerginlik, bir kavga olması için bir sebep görünmüyordu.

Ve yine Şule’nin cansız bedeni incelendiğinde görüleceği üzere, her iki elinde de bir tomar saçı bulunuyordu. Bu husus maalesef ki hiçbir şekilde araştırılmadı, görmezden gelindi. Aslında Şule’nin elindeki kendi saçları olay örgüsünü büyük oranda çözüyordu. Şule’nin ölmeden hemen önce bir sebeple cinnet geçirdiği ve geçirdiği cinnet neticesinde saçlarını yolduğu anlaşılıyor. Bir insanın bilinçli halde kendi saçlarını ve o şekilde yolması mümkün değil. Şule’nin olay gecesi gayet keyifli olduğu, Şule’nin o gece orada olduğunu sevgilisi Furkan’ın bilmediği ve Furkan’a akşam 10 civarı uyuyacağını söylediği, Furkan’ın olaydan sonra Şule için hiçbir şey yapmadığı gibi tam tersine onun aleyhinde çok kötü şeyler de söylediği, ev arkadaşı Lilia ile Furkan arasındaki bazı mesajların silinerek mahkemeye teslim edilmiş olduğu hususları hep birlikte değerlendirildiğinde; Furkan’ın Şule’ye olan olası bir tepkisi neticesinde Şule’nin cinnet geçirerek intihar etmiş olma olasılığı oldukça güçlü.

Bu sebeple biz Furkan ile Lilia’nın aynı celsede birbirlerinin yüzlerine bakarak tekrar tanık olarak dinlenilmesini talep etmiştik. Fakat Mahkeme bu talebimizi 2 celsede de reddetmişti ve Furkan gelmemişti. Mahkeme Furkan hakkında herhangi bir işlem yapmadığı için de biz kendisi hakkında ayrıca suç duyurusunda bulunduk. O dosya da halen derdesttir.

Süreç bu şekilde ilerledi ve Furkan olası karar duruşmasına geldi. Tabi sözde kendi isteği ile geldi ama ailenin avukatlarının ve hatta daha özelde Umur YILDIRIM’ın getirdiğine dair bizim içimizde hiçbir şüphe yok. Çünkü Furkan yaklaşık bir buçuk yıl ortada olmayan ve bizim kendisinin dinlenilmesini talep ettiğimiz gazetelerde sayfa sayfa yazılmışken mahkemeye gelmemişti. Ne zaman ki Lilia’nın telefonuna ilişkin bilirkişi raporunda, eski ve silinen mesajlar geri getirilemedi işte Furkan tam da o zaman duruşmaya geldi.

Ve tamamen kendisine ezberletilen şeyleri sıraladı durdu. Şule ile en son 1 hafta önce cinsel ilişkiye girdiğini kendisi ifade etti. Bunu özellikle belirtmesinin de bir sebebi vardı tabi. Şule’de tespit edilen PSA sıvısının, kendisine ait olmadığını ispat etmeye çalıştı. Ancak ağzından kaçırdığı çok önemli bir husus vardı. Olaydan sonra Şule’ye çok kızgındım. Öfke doluydum. Ancak sonradan olayın aslını öğrenince sinirim geçti dedi. Bizim de anlatmaya çalıştığımız husus buydu. Biz Furkan’ın o gece Şule’ye ulaşmaya çalıştığını ve ulaşamadığını; Şule’ye çok ağır hakaretler ettiğini ve Şule’nin alkol ve anti depresanın verdiği etki ile intihar etmiş olabileceğini de düşünüyoruz.

Kesinlikle böyle oldu gibi bir iddiamız yok ancak kuvvetli bir ihtimaldi. Maalesef ki ciddiye alınarak incelenmedi.

Berk ve Çağatay mektupları çok önceden elinize geçmişti. Bunları neden mahkemeye geç teslim ettiniz ve mektupların genel içeriği nedir?

Av. Paşa Büyükkayaer – Bu sorunuza çok açık yüreklilikle cevap vereyim. Mektupların içeriği aslında Berk’in hiçbir şeyden haberi olmadığını gözler önüne sermesine rağmen biz bunu karar duruşmasına kadar mahkemeye sunmadık. Çünkü mektupların karşılığı olmadığı, yani Berk’in yazdığı mektuplar olmadığı ve Umur YILDIRIM’ın dosyaya yaklaşımından ötürü mektupların katılan vekilleri tarafından incelenmesini istemedik. Çünkü mektuplarda yazanları parça parça medyaya servis edecekler ve çok farklı şekillerde yorumlayarak Mahkeme üzerindeki kamuoyu baskısını arttıracaklardı. Nitekim öyle de yaptılar. Mektuplardan birer ikişer cümle alarak hiç alakası olmamasına rağmen ‘işte cinayetin itirafı’ diyerek medyaya servis ettiler. Keşke mektupları yalnızca hakimlerin görebileceği bir sistem olsaydı. Öyle bir şansımız olsaydı biz mektuplarda ta en başta mahkemeye teslim ederdik.

O mektup olayı da öyle oldu. Biz Berk’i cezaevinde ziyaret ettiğimizde Çağatay’ın olay hakkında kendisine neler anlattığını sorduk. O da bize bunları anlattı ve hatta bende yazdığı mektuplar var dedi. Ve biz o mektupları Berk’ten teslim aldık. Çağatay’ın son dakikaya kadar haberi yoktu mektupların bizde olduğundan ve mahkemeye sunacağımızdan.

Mektupların içeriğinde de özetle Berk’in hiçbir şeyden haberdar olmadığı ve Çağatay’a sorduğu sorular ile hem Çağatay’ı sorguladığı hem de olayı kavramaya çalıştığına ilişkin ifadeler var. Çağatay’ın özetle hiçbir şey yapmadığını, yapmadıkları bir şey yüzünden de cezalandırılamayacaklarına ilşkin ifadeleri var. Yani mektuplarda kesinlikle bir itiraf falan yok. Mektuplarda cinayet olduğuna ilişkin ifadeler olsa ve hatta bunu birlikte yaptıklarına ilişkin ifadeler olsa affedersiniz ama salak mıyız, neden bu mektupları mahkemeye sunalım? Çağatay’ın mektuplarda cinayet işlediğine dair itirafları olsa hiç beklemez derhal mahkemeye sunardık. Ama kesinlikle Çağatay’ın bu şekilde bir itirafı falan yok.

Savcının mütalaası hakkında ne düşünüyorsunuz ve karar duruşmasında değiştirmesinin amacı ne olabilir?

Av. Paşa Büyükkayaer – Savcının mütalaası maalesef ki savcı beyin dosyaya hiçbir şekilde hakim olmadığını ortaya koydu. Savcı Bey muhtemel ki dosyadaki video kayıtlarını hiçbir şekilde incelememiş. Yine Berk açısından mütalaada hiçbir şey yoktu. Çağatay’ın yaptığı iddia edilen eylemler anlatılmış ve Berk’in de bu suçlara yardım eden olarak iştirak ettiği ifade edilmişti. Ancak nasıl iştirak edilmiş, Berk’in hangi eylemi iştirak olarak değerlendirilmiş buna ilişkin hiçbir açıklama olmayan genel geçer bir mütalaa idi.

Bununla birlikte; mütalaanın açıklaması aslında şuydu: Ben cezalandırılmalarını istiyorum, bu kamuoyu baskısı altında başka bir mütalaa veremem. Kararı siz verin anlamında bir mütalaaydı. Amiyane tabirle topu heyetin üzerine attı. Biz hazırlanan iddianameyi her kelimesine kadar çürüttüğümüz gibi duruşma savcısının mütalaasını da Berk açısından her kelimesine kadar çürüttük.

Ayrıca savcının mütalaasında çok büyük bir yanlışlık vardı. Şöyle ki; Savcı Bey hem Berk’in yardım eden olduğunu iddia etti, hem de suçların birden fazla kişi ile işlenmesi sebebiyle sanıkların, suçların nitelikli halleri sebebiyle cezalandırılmalarını istedi. Bu maalesef ki bir hukuk garabetidir. Bir suçun birden fazla kişi tarafından işlendiğinin kabulü için en az iki tane asli fail olması gerekir. Olayda bir asli fail, bir tane de yardım eden fail olduğunu iddia ediyorsanız burada suç birden fazla kişi tarafından işlenmiş olmaz. Savcı Bey bu hususu gözden kaçırdı.

Savcı karar duruşmasında mütalaasını değiştirmedi aslında. Sadece önceki celse verdiği mütalaasında, karar ile birlikte sanıkların tutukluluk hallerinin devamını istemişti. Karar duruşmasındaki mütalaasında, tutukluluk hali ile ilgili bir değerlendirme yapmayarak, tutukluluk hallerinin devam edip etmeyeceği konusundaki takdir Mahkemenize aittir diyerek nötr kaldı. Mütalaasında başka bir farklılık yoktu.

Genel olarak yerel mahkemenin kararı ve tutumu hakkında son bir değerlendirmede bulunur musunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Aslında bu davadaki en önemli nokta burası. Dosyada kararı veren maalesef ki yerel mahkeme değil, kamuoyudur. Kamuoyunun verdiği bu karar da yine maalesef ki yalan yanlış bilgilendirmelerden kaynaklanmıştır. Bildiğiniz üzere verilen karar oy çokluğu ile verildi. Kıdemli üye hakim, dosya kapsamında Berk’in bu suçları işlediğine dair bir delil yok dedi.

Ceza Muhakemeleri Kanunu’na göre 2 türlü beraat gerekçesi var. Birincisi yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması, yani halk arasında delil yetersizliği denen gerekçe; ikincisi ise yüklenen suçun sanık tarafından işlenmediğinin sabit olması. Yani suçun sanık tarafından işlendiğine dair dosyada hiçbir delil bulunmaması. Berk’e ikinci gerekçe ile beraat kararı verilmesi gerektiğini söyledi kıdemli üye. Yani düşünebiliyor musunuz, aynı dosyaya bakan bir hakim, Berk’in suç işlediğine dair hiçbir  delil yok diyor. Diğer hakim Berk’in de bu suçu işlediği sabit diyor. Biz ilk günden beri Berk’in beraat edeceği kanısındayız. Hala aynı kanıdayız. Biz Yerel Mahkeme hakimlerinin kamuoyu baskısından etkilenmeden hüküm tesis edeceklerine inanıyorduk ama maalesef bunu sadece bir hakim yapabildi. Bütün baskılara karşı durarak gerçek kararını bildirdi.

Bana sorarsanız diğer iki hakim de Berk’in en ufak suçu olmadığını biliyor. Yalnızca beraat kararı vermeye çekindiklerini düşünüyorum. Dosyada verilen kararın istinaf aşamasında değişeceğini kendileri de biliyor. İnanır mısınız karar celsesinde, Berk’in de cezalandırılması yönünde oy kullanan üye hakimin gözleri doldu. Duruşma karar açıklandıktan sonra 5 dakika daha devam etse muhtemelen ağlayacaktı. İstemeyerek verdikleri bir karar olduğunu düşünüyorum.

Bir diğer mesele; Mahkemenin gerekçeli kararı 200 sayfaya yakın. Gerekçelerin istisnasız tamamında, Çağatay’ın yaptığını iddia ettikleri fiiller açıklanıyor.

Gerekçeli kararda Berk’e dair hiçbir şey yok. Çağatay’ın eylemleri açıklandıktan sonra, Berk’in de Çağatay’ın suç işleme kararını kuvvetlendirdiği ve ona yardım ettiği kanaatine varılmıştır diyor. Tıpkı mütalaa gibi Berk’in hangi eyleminin yardım etme olarak değerlendirildiğine ilişkin hiçbir açıklama yok.

Bir diğer ve en önemli mesele de şu. Aslında bu husus, az önce kamuoyu baskısıyla verilmiş bir karar olduğu yönündeki iddiamın ispatı. Biliyorsunuz savcı mütalaasını 20.11.2019 tarihinde açıkladı ve Çağatay’ın avukatının süre istemesi sebebiyle karar duruşması 04.12.2019’a ertelendi. 04.12.2019’da duruşma yapıldı ve karar verildi. Kararının gerekçesinin yazılma tarihi ne biliyor musunuz? Yine aynı 04.12.2019.

Bu şu açılardan önemli. Birincisi; Türkiye’de hukuk ve ceza fark etmeksizin bütün davalarda karar, karar duruşmasında açıklanır ve kararın gerekçesi daha sonra açıklanır. Kararın gerekçesinin aynı gün açıklandığı dosya sayısı inanın yüz binde birdir. 7-8 klasörlük bir dosyada aynı gün gerekçe yazmanın imkanı yoktur. Hele ki bu gerekçe 200 sayfaya yakınsa. Yine böyle duruşmaları uzun süren dosyalarda zabıt katibi tek tek taraf  beyanlarını yazmaz. Duruşma esnasında SEGBİS sistemi ile kayıt yapılır ve dökümü daha sonra yazıya yapılarak değerlendirme yapılır. Gerekçeli kararın yazılmış olduğu 04.12.2019 tarihinde ise; ne savcının mütalaasını verdiği 20.11.2019 tarihli duruşmanın ne de 04.12.2019 tarihli duruşmanın SEGBİS çözümleri henüz yapılmamıştı.

Özetle; Yerel Mahkeme çok öncesinden hazırlamış olduğu kararı ve kararın gerekçesini 04.12.2019 tarihinde UYAP sistemine yükledi. Son iki duruşmanın SEGBİS çözümleri yapılmadığı için de gerekçeli kararda bu duruşmalara ilişkin hiçbir beyan ve savunma yer almadı.

Mütalaanın açıklandığı duruşma ile karar duruşması ceza yargılamasının en önemli duruşmalarıdır. Zira esas hakkında savunmalar yapılır. Yerel Mahkeme bütün bunları önemsemedi. Özetle, çok öncesinde hazırlanmış bir kararı bizim önümüze sundu. Siz istediğinizi anlatın, istediğiniz savunmayı yapın bizim kararımız zaten hazırdı dedi. Velhasılı kelam son iki duruşma boş yere yapıldı diyebilirim. Mahkemenin kararı çok öncesinde hazırdı.

Davanın bundan sonra ilerleyeceği kanun yolu ne şekilde olacak? İstinaf sürecinde beraat alacağına dair bir iradeniz olmuştu.

Av. Paşa Büyükkayaer – Dosya istinaf dilekçelerinin tamamlanmasının ardından Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne gidecek. BAM ya dosyadaki eksiklikler sebebiyle direkt dosyada verilen kararı kaldıracak ve dosyayı yeniden karar verilmek üzere yerel mahkemeye gönderecek ya da kendisi duruşma açarak eksiklikleri ve araştırılmasını istediği hususları araştırarak yeni bir karar tesis edecek. Biz BAM’ın duruşma açarak yeni bir karar vereceğini düşünüyoruz.

BAM kararı istediğimiz gibi vermediği takdirde son olağan kanun yolu olarak Yargıtay  karşımıza çıkıyor.
(17.06.2020 tarihinde BAM’dan karar geldi. Duruşma yapılmadan dosya üzerinden yerel mahkemenin verdiği karar onandı. Bundan sonra  Yargıtay’da temyiz süreci ile devam edecektir.)

Savcının sonradan istinaf dilekçesini çekmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Av. Paşa Büyükkayaer – Doğru bir karar verdiği kanaatindeyim. Diğer sorularınızda da açıklamıştım. Savcı Bey’in mütalaasında çok açık bir hukuka aykırılık vardı. Mahkeme Heyeti bunu fark etti ve mütalaada istenenden daha az bir cezaya hükmetti. Savcı, muhtemelen mütalaası doğrultusunda karar verilmediği için kararı istinaf etmişti. Yine muhtemelen bu hatasını fark ederek istinaf talebini geri çekti.

Son olarak ceza hukuku alanında bir usulünüz bir prensibiniz var mı? Gelen müvekkilin suçlu olup olmamasını önemser misiniz?

Av. Paşa Büyükkayaer – ‘’Savunma hakkı kutsaldır.’’,  sözünün anlamını hukuk fakültelerinde bize çok öğretirler. Ben ona çok katılan bir insan değilim ama şöyle bir durum var. Bir insan suç da işlese; eğer işlediği suçun cezasında bir azaltma, bir indirim yapılmasını gerektiren bir durum varsa ben o dosyaya seve seve bakarım.

Ne gibi; yoldan geçen bir adamı hiçbir sebep yokken öldürmekle, bir adam paranızı vermiyor yahut size küfür etti diye o adamı öldürmek arasında fark var. Veya ne bileyim birine hiçbir sebep yokken tokat atmakla o insanın size trafikte el kol hareketi yapmasından sonra akabinde sizin tokat atmanız arasında fark var. Ceza dosyalarında, sanığın savunulacak bir tarafı varsa, suçun konusu beni çok ilgilendirmez. Ama tekrar söylüyorum, savunulacak bir yönü varsa. O yüzden ona bakarım.

Onun dışında dosyalarda genel olarak mantığım şudur; ceza dosyalarında, ben ilk olarak özellikle sanık müdafiiysem yaptığı eylemi bilmek isterim. Ben gelen bütün müvekkillerime de hep aynı şeyi söylüyorum. Sen bana ister yaptığın şeyi anlat, ister olayı en ince ayrıntısına kadar anlat, ister bazı şeyleri gizle, ister bana kendini savun, beni alakadar etmez, ben yine dosyana bakarım. Ama eğer beni, en iyi şekilde savun diyorsan, bana işlediğin suçu anlatacaksın. Oradaki hatan neyse onu işlerken ki psikolojin neyse bana anlatacaksın diye söylerim.

İlk olarak benim amacım olayın aslını, maddi gerçeği öğrenmektir. Onu öğrendikten sonra da tabi ceza hukukunun vazgeçilmezi kendini karşı tarafın yerine koyabilmek ve dosyaya bir de o açıdan bakabilmek.

Röportajı Hazılayanlar: Rabia AKSU, M. Berker ERKAN, Saliha ERMİŞ

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Bu röportaja şu şekilde atıf yapılması önerilir: AKSU/ERKAN/ERMİŞ, Şule Çet Davası: Ya Her Şey Göründüğü Gibi Değilse?, hukukcukafasi.com/sule-cet-davasi:-ya-her-sey-gorundugu-gibi-degilse?, (Erişim Tarihi: … ).

Benzer yazılar

9 Yorum

  1. Nihal dedi ki:

    Yazının başlığını görünce ayrı şok, bitirdiğimde ayrı bir şok yaşadım. Hukukçu Kafası inanılmaz bir cesaretle çok iyi bir iş çıkarmış, umarım toplumda da ses getirir

    • S dedi ki:

      Öncelikle olaya bir hukukçu olarak tarafsız bakıp bu röportajı gerçekleştirip yayınladığınız için sizi tebrik ederim. Kamu ve sosyal medyanın olayları bu denli çarpıtmaları beni gerçekten üzdü. Umarım adalet en kısa zamanda yerini bulur…

  2. Öykü S. dedi ki:

    Aklıma direkt Netflix yapımı When They See Us mini dizisi geldi. Bu çocuk bu kadar şüpheye rağmen içeride ve 10 yıl sonra bu çocuğa sen suçsuzmuşsun mu diyeceğiz gerçekten? Şaka gibi ülke, her uç görüş bir sürü hayata mal oluyor. Umarım adalet en hızlı şekilde tecelli eder.

  3. Taha dedi ki:

    Ferhan Şensoy un Pardon filmini izlemeyen varsa şiddetle tavsiye ederim. Malesef ülkemizde birçok karar mahkemelerden ziyade, sosyal medyadan, yeteneksiz idarecilerden ve siyasetçilerden çıkıyor. Öyle olunca adalet hak getire. Bu dava özelinde ise; bu kadar çapraz sorgu var, kamuoyu baskısı var, medya takibi var. Adamların birbirini koruma ihtimalleri yok. ve başından beri hala aynı şeyleri anlatıyorlar. Berk in suçsuz olduğu apaçık belli değil mi. Bir insanı suçlamak istiyorsanız delil olması gerekir. Bu çok kaideyi bile hala uygulayamıyoruz.

  4. Deniz dedi ki:

    Bu dava sosyal medyanın insanları ne kadar yanlış yönlendirebileceğini apaçık kanıtlar nitelikte. Öncelikle sizleri yaftalanma tehlikesine karşın gerçeği öğrenme tutkunuzdan dolayı tebrik ediyorum. Umarım bu röportaj insanların kendilerine anlatılanları sorgulamadan doğru kabul etmemeleri gerektiğini tekrar hatırlatır.

  5. Lina dedi ki:

    Sosyal medyada gördüğümde bu olayı benim de ilk tepkim “Allah belalarını versin” şeklinde olmuştu. Daha ilk günden “tecavüz edip öldürdüler” yazılıyordu. İnsan haliyle galeyana geliyor. Sonra sanıkların ısrarla “dosya incelensin, bakılsın” şeklindeki ifadelerini gördüm. Adli tıp raporu istedikleri gibi gelmedi diye sözde adalet sayfaları “umarım o baz alınarak bir karar verilmez” yazmışlardı. Raporları okudum, tutanaklara baktım ve anlatılanların yüzde 90’ının asılsız olduğunu gördüm. Maalesef ülkemizde her sene defalarca aynı senaryo gerçekleştiği için, buna inanmak çok kolay geliyor bize. Ama işin aslı öyle olmayabilir. Ya değilse? Raporlarda kesin olarak bir delil yok. PSA’dan “kesin olarak şu kişiye aittir” gibi bir sonuç gelemedi. Diğer davalarda kuşkuya mahal vermeyecek şekilde açıktı olanlar. İfadeler baştan çelişkiliydi. Sonradan iki sanık varsa hep birbirine dönerdi. Burada adamlar 2 senedir aynı şeyi söylüyor. Ortada delil yok. Raporlarda “olabilir, olmayabilir” yazılıyor.
    Bir kadın olmama ve Şule ile benzer sosyal konumda bulunmama rağmen, bunu dile getirdiğimde “kadın düşmanı” ilan ediliyorum.

    Şuna inanıyorum ki, bazı insanların akıllarında bir soru işareti var. Ama endişeleri, bu davadan beraat çıktığı takdirde, ileride gerçekten yapılmış olan vahşetlere de aynı şüphe ile yaklaşılacağı… Ama ikisini birbirinden ayırmak gerekiyor. Gerçekten suçsuz bir insanın değil 20 yıl, 1 gün bile hapiste kalması fikri benim nefesimi daraltıyor. Yanlış zamanda, yanlış yerde bulunmak bir suçsa, bizler de her an suçlu olabiliriz…
    Keşke tekrar incelense, TARAFSIZ bir şekilde incelense. Burada bir taraf yok, eğer intiharsa, beraat kararı verilirse, Şule’ye ihanet etmiş olmayacağız. Sadece kamuoyundan bağımsız, tarafsızca incelense. Tek dileğim bu.

    • M. Berker Erkan dedi ki:

      Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederiz. Meseleye vakıf bir şekilde yaklaşarak çok güzel özetlemişsiniz. Hiç tanımadığımız insanlardan aldığımız olumlu ve akıllıca yorumlar bizi mutlu ediyor. Çabamız, gayemiz adaletten başka bir şey değil.

  1. 26 Haziran 2020

    […] Şule Çet Davası: Ya Her Şey Göründüğü Gibi Değilse? […]

  2. 21 Eylül 2020

    […] Şule Çet Davası: Ya Her Şey Göründüğü Gibi Değilse? […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir