Uluslararası Mülteci Hukuku

mülteci hukuku temel kavramları

İnsanlar tarih boyunca sosyal değerler, kültürel çatışmalar, doğal afetler gibi sebepler neticesinde bulundukları bölgelerden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Günümüzde ise bu sebeplerden ötürü kitlesel göç hareketlerinin niceliği ve niteliği artmaya başlamıştır. Gelişen olaylar, uluslararası alanda birtakım düzenlemeleri de mecbur kılmıştır. Uzun uğraş ve çalışmaların sonucunda oluşturulan kurum ve kuruluşlar, uluslararası mülteci hukukunun gelişmesine büyük katkı sağlamışlardır. Dünyada yaşanan bu gelişmeler nedeniyle iltica arayan ve çeşitli göç yollarına başvuran kişilerin artması ülkemizi de fazlasıyla olumsuz etkilemektedir. Türkiye’nin Asya ve Avrupa arasında bulunan bir geçiş ülkesi olması bu olumsuzluğun en temel sebeplerinden biridir. Genel olarak mülteci hukukundan bahsedebilmemiz için öncelikle bu konuya dair temel terimlere ve bu terimlerin birbiriyle olan farklılıklarına değinmemiz gerekmektedir.

Mülteci Hukukuna Dair Temel Kavramlar

Mülteci Kavramı

Çalışmamızın esas noktası olan Mültecilik teriminin kökeni çok eski yıllara dayanmasına rağmen, son günlerde sıkça gündemde olan mülteci sorunu ise aslında bir ulus devlet sorunudur. Alison Mountz’un da dediği gibi, insanlar her zaman göç etmişlerdir. (…) ancak insan göçü günümüz ulus devletinin gelişimi sonrasında kategorize edilmiş, siyasallaştırılmış, niteliği ve niceliği belirlenmiş, üzerine çalışılmış ve kontrol edilmiştir. Mülteci sözcüğünün tanımına ilişkin ise, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesine bakılması gerekmektedir. Bahsi geçen sözleşmeye göre mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen olarak tanımlanmıştır.

Sığınmacı Kavramı

Sığınmacı (Asylum Seeker) terimine ve anlamına değinecek olursak, mülteci statüsüne erişmek için ilgili ülkeye başvuruda bulunan fakat başvurusu henüz karara bağlanmamış olan kişilerdir. Başvuran kişinin öne sürdüğü argümanların uygun bulunması ve başvurusunun kabul edilmesi durumunda, bahsi geçen sığınmacılar artık mülteci statüsüne erişmiş olurlar.

Göçmen Kavramı

İlk olarak göç sözcüğüne değinmemiz gerekmektedir. Göç; insanların sosyal, ekonomik, kültürel, açıdan daha iyi koşullara sahip bölgelerde yaşamlarına devam edebilmek için bulundukları yerden ayrılarak başka bir yere gitmeleri ve hayatlarına burada devam etmeleridir. Göçmen kavramı ise, mülteci ve sığınmacı tanımlamalarından oldukça farklıdır. Göçmenlikte gönüllülük ve yetkililik esas noktadır. Göçmen, ülkesinden tamamen dini, ekonomik, politik vb. sebeplerle ayrılan kişilere verilen isimdir. Göçmenler sığınmacı ve mültecilerin aksine uluslararası bir korumaya sahip değillerdir. Göçmenler yalnızca vatandaşı oldukları ülkenin himayesi ve koruması altındadırlar.

Mülteci Hukukunun Tanımı ve Tarihsel Gelişim Süreci  

Mülteci Hukuku, belirli bir bölgede insanlık ve savaş suçlarının mevcut olması durumunda, ülkesinin korumasından mahrum kalmış ve zaruri olarak başka ülkelere iltica etmek mecburiyetinde olan kişilere uluslararası alanda yardım edilmesi ve gözetilmesine yönelik bir uygulamadır. Bu bağlamda vatandaşı olduğu ülkenin korumasından mahrum kalması nedeniyle uluslararası boyutta bu kişiler koruma ve güvence altına alınmaktadırlar.

20. yüzyılın başlarından günümüze kadar gelişen bazı hadiseler neticesinde milyonlarca kişi toplu iltica etmek zorunda kalmış ve mültecilik talebinde bulunmuşlardır. I. Dünya Savaşı, Türk Kurtuluş Savaşı, II. Dünya Savaşı, Körfez Krizi, Orta Doğu iç savaşları gibi olaylar bahsettiğimiz toplu hareketlenmelerin temelini oluşturmaktadırlar.

Mülteci Hukuku, 1945 yılından itibaren uluslararası topluluğun gündemine gelmiş ve gelişimini sürdürmüştür. Yine Birleşmiş Milletlerin kurulma nedenlerinden birini de mülteci hukuku oluşturmaktadır. Bu alanda oluşturulan en uzman kurul ise Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’dir. Bu komiserlik, 1951 yılında Birleşmiş Milletlere bağlı bir ajans olarak kurulmuştur. Zaman içerisinde ise söz konusu komiserlik dünyanın birçok bölgesinde çalışmalarını sürdüren tek uzman kuruluş haline gelmiştir. Komiserlik, genel olarak öznesi mülteciler olan antlaşmaların uygulanmasını sağlamaktadır. Aynı zamanda bu kurumun küresel düzeyde önlemler almak, mülteci kamp ve barınaklarına insani yardımda bulunmak, insanlara manevi yardımda bulunmak, mültecilerin ilgili ülkelere yerleşimini sağlamak ve mültecilerle alakalı devletlere danışmanlık yapmak gibi son derece mühim görevleri de bulunmaktadır.

Tarihsel süreçte mültecilerin hukuki statüsüne dair çeşitli sözleşmeler hazırlanmıştır. Ancak söz konusu sözleşmeler hem bazı terimlerin ortak anlamları üzerinde anlaşılamaması hem de az sayıda ülkenin taraf olması nedeniyle uluslararası bir geçerliliğe sahip olmamıştır. II. Dünya Savaşı sonrasında ise 1951 tarihinde Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Sözleşme imzalanmıştır. Bu sözleşme uluslararası camiada mülteci hukukunun anayasası olarak da görülmektedir. 1951 Mülteci Sözleşmesiyle birlikte düzenlenen mülteci tanımında iki önemli husus bulunmaktadır. Bu hususlar; tarihsel ve coğrafi sınırlamadır. Tarihsel sınırlandırma açısından bakacak olursak, sözleşmede geçen 1 Ocak 1951 tarihinden önce meydana gelen olaylar ibaresini örnek olarak verebiliriz. Coğrafi sınırlamaya ise yine sözleşmede yer alan Avrupa’da meydana gelen olaylar ibaresini örnek olarak gösterebiliriz. Açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere, 1951 sözleşmesinin en önemli özelliklerinden birisi bilhassa Avrupa’daki mülteci hareketlerini düzenleyen bir belge olmasıdır. Bu sınırlamalar 1967 New York Protokolü ile kaldırılmış ve sözleşme evrensel bir geçerliliğe kavuşmuştur.

Türkiye ise, 1967 Protokolünü imzalarken coğrafi sınırlama maddesine çekince koymuştur. Bu bağlamda ülkemizde yalnızca Avrupa Konseyine üye olan ülkelerden Türkiye’ye gelen ve iltica arayan kişilere mülteci sıfatı verilebilmektedir. Dolayısıyla ülkemiz bu protokole çekince koyan istisnai ülkelerden biridir. Coğrafi çekincenin koyulması ülkemiz açısından son derece önem arz etmektedir. Şöyle ki, ülkemize iltica etmek amacıyla gelen kişiler uzun soluklu olarak Türkiye’de ikamet edememektedirler. Örneğin; Afganistan vatandaşı olan bir kimsenin Avrupa’nın herhangi bir ülkesine ulaşıp, mülteci sıfatını kazandığını varsayarsak, şartlar gerçekleştiği taktirde bir süre sonra o ülkenin vatandaşı olmaya hak kazanabilmektedir. Aynı durumda sığınılan ülkenin Türkiye olduğunu varsaydığımızda ise, protokole konulan çekinceden ötürü bu imkândan yararlanılamamaktadır.

1951 Mülteci Sözleşmesinin bir başka önemli özelliği ise, uluslararası teamül hukuku kuralı olan Geri Göndermeme ilkesinin yazılı hale getirilmiş olmasıdır. Geri Göndermeme, mültecilerin yaşamlarının ve hürriyetlerinin tehdit altında olacağı ülkelere geri gönderilmemesi ve iadelerinin yapılmamasıdır. Bu ilkenin istisnaları; mültecilerin ülke güvenliği için tehlikeli olduklarına dair ciddi kanıtların bulunması veya kamu düzenini bozmaya yönelik bir suçtan dolayı kesin hüküm giymeleridir. Söz edilen durumlar gerçekleştiğinde ilgili ülke tarafından sınır dışı edilme kararı alınabilir.

Ülkemiz Açısından Mülteci Hukuku

Son yüzyılda dünya genelinde yaşanan olumsuz olaylar neticesinde artan mülteci sayısı ile birlikte, Türkiye’ye yönelen iltica ve düzensiz göç hareketlerinin sayısında da ciddi artışların olduğu gözlemlenmektedir. Türkiye, çevre ülkelerde yaşanan siyasi çatışmalardan kaçan insanların sıkça geldikleri ülke konumundadır. Avrupa’ya ulaşmak isteyen mülteciler için transit geçiş ülkesi, komşu devletlere oranla daha iyi koşullar ve ortamlar sunması sebebiyle de çalışmak isteyenlerin hedef noktasıdır. Türkiye’nin hedef ülke ve transit geçiş ülkesi konumunda bulunmasının temel sebepleri, savaş ve siyasi istikrarsızlık yaşanan ülkelere komşu olması, ilâveten ülkeye girişlerin diğer ülkelere nispeten daha kolay olmasıdır.

Tüm bu gelişmeler sonrasında Türkiye’de mülteci hukuku gelişim göstermeye başlamış ve yukarıda da bahsettiğimiz hukuki düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. 1951 Sözleşmesi ve 1967 Protokolüne üye olunmasına rağmen artan göç hareketlenmeleri sonucunda Türkiye’nin yeknesak bir iç hukuk düzenlemesi bulunmamaktaydı. Dolayısıyla bu gelişmeler doğrultusunda 1994 Yönetmeliği yürürlüğe sokulmuş ve iç hukukta bir miktar ilerleme kat edilmiştir. 1994 Yönetmeliği ve sonraki hukuki düzenlemelerin mülteci hukuku konusunda yeterli olamaması ve ihtiyaçları karşılayamaması nedeniyle de kapsamlı bir kanunun hazırlanması zorunluluk teşkil etmiştir. 2013 tarihinde Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanun günümüzde de iç hukukumuzdaki en genel ve öncü düzenleme konumundadır.

Bu makaleye şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Rıza Erdi Mertoğlu (2021) Uluslararası Mülteci Hukuku, hukukcukafasi.com/uluslararasi-multeci-hukuku, (Erişim Tarihi: …)

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:


CANAN, E. ve TAŞKIRAN, R. (2001). Sığınma Hakkı ve Mültecilerin Durumu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi:105-128.

ÇİÇEKLİ, B. 2009, Uluslararası Hukukta Mülteciler ve Sığınmacılar ss.164-170

ELSPETH Guild, Security and Migration in the 21st Century, Oxford University Press, New York, 2009.

ERGÜVEN, N. ve ÖZTURANLI, Beyza (2013). Uluslararası Mülteci Hukuku ve Türkiye, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi: 1007- 1061.

uikpanorama.com/blog/author/muge-dalkiran/

1951 tarihli BM Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Sözleşme.

6458 Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu.

11 Nisan 2013 tarihli 28615 Sayılı Resmi Gazete.

The following two tabs change content below.

Rıza Erdi Mertoğlu

Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi

Rıza Erdi Mertoğlu (Tümünü gör)

Benzer yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir