Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi

hukuk eğitimde hukuk

Doğası itibariyle hukukçu kimliğini taşıyan herkes sürekli olarak mevcut sistemi ve kuralları sorgular ve bu şekilde ideal hukuki yapıya ulaşmanın yollarını arar. Bu zihinsel süreç içinde kanunu bilen kişiyle bir hukukçu arasındaki farkı hukukun felsefesini özümseyebilme fiili ortaya koymaktadır. Zira hukuk felsefesi bir hukukçuya düşünmeyi, sorgulamayı ve itiraz edebilmeyi öğretir. Hukuk felsefesine duyulan ihtiyacı anlamlandırmak veya gözler önüne sermek için sorulması gereken birkaç temel soru bulunmaktadır. Bu sorular şöyle sıralanabilir: Hukukun ve onun içerdiği adalet, hak, özgürlük ve yasa kavramlarının kaynakları nelerdir? İkinci olarak da hukukun meşruiyetinin kaynakları veya dayanakları nelerdir? Aslına bakarsanız tarihin başından beri adını dahi bilmediğimiz ancak hukukçu kimliğine sahip olabilmiş herkes yukarıda sorduğumuz iki soruyu sormuş ve bu sorulara cevaplar aramışlardır. Burada üzerinde durulması gereken konu; bu sorulara geçmişte verilen yanıtlar değil bizim kendimize bu soruları sorduğumuzda vereceğimiz cevaplardır.

Hakikati Arama Yolu ve Hukukçu

Günümüzde hukukçular arasında yapılan pek çok tartışma bizi hukukun tanımı, ne olduğu ve bu sorulara verilen cevaplarla adalet kavramının ilişkisini düşünmeye iter. Nitekim bu tartışmalar, yasaya sorgusuz itaat etmeden önce, yasanın temel hak ve özgürlüklere göre konumunu belirlemeyi içerir (SATICI, 2019). Son yıllarda ülkemizde ciddi bir biçimde yaygınlaşan kadına ve hayvana şiddet vakalarından tutun basit suçlara kadar birçok alanda verilen yargı kararlarının kamu vicdanı açısından tartışılması hususu dahi hukukun felsefesinin bir parçasıdır. İnsanların söz konusu durumları kendi vicdanları nazarında ele alıp düşünmeleri bilme ihtiyacının doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslına bakarsanız doğayı, insanı, hukuku vs. anlamaya çalıştığımız bütün bu sürecin temelinde insanın doğasında var olan, bilmeye yönelik bir çaba yatmaktadır. İnsanın bilme ihtiyacı tinsel yaşamının, zihni yaradılışının doğal bir sonucudur. Felsefenin önem ve değeri de insanın bu tür ihtiyacını karşılamak yolunda bir çabayı deyimlemesinden gelir. Bunun içindir ki, her insan felsefe yapar. Felsefe insanın kendisidir; herkes üslûbu ile birlikte doğduğu gibi felsefesi ile de birlikte doğar. (ARAL, 1973).

Herkes tarafından kabul görmesi gereken yegâne hususlardan biri; insanın hakikati arama çabasındaki en büyük yardımcısının bilim olduğu gerçeğidir. Zira bilimin hizmet ettiği tek şey hakikattir.  “Bu nedenle, pratik bir yarar sağlamadığı, boş spekülasyonlardan ibaret olduğu yolunda, felsefe için verilen olumsuz değer hükmünün ne kadar yersiz olduğu, daha bilimin gerçek amaç ve niteliğinin bilinmesinde ortaya çıkmaktadır Gerçekten, bir bilginin değeri, onun sağladığı pratik yarar açısından Ölçülecek olursa, bilimsel bilginin dahi olumsuz değer hükmünden kurtulması olanağı yoktur. Oysa, bilim asıl değerini, izlediği teorik amacında bulur. Bu amaç. biraz önce de devimlendiği gibi, hakikatin bulunmasıdır. (ARAL, 1973)” Hukukçu olarak nitelendirdiğimiz kişiler de hayatı boyunca hep hakikati, doğruyu arayacak kişilerdir. Bundan dolayı bir kimsenin hukukçu olarak nitelendirilebilmesi için bilme ihtiyacının hiç bitmemesi gerekmektedir. Burada kastedilen bilme hususu, hakikate duyulan sonu gelmeyen bir açlık olarak da nitelendirilebilir.

Hukuk Eğitimi ve Felsefe

“Hukuk eğitim ve öğreniminin, genel olarak eğitim ve öğrenim karşısında amaçsal özgünlüğe sahip olduğu söylenebilir. Hukuk eğitim ve öğreniminin en öncelikli amacı, toplumda hukukçuluk işlevini gerçekleştirecek olan hukuk ilgililerince, hukukun nihai ereği olan ve hukukun kendisi için var olduğu adalet idesinin kavranmasının ve içselleştirilmesinin sağlanmasıdır. Hukuk eğitim ve öğreniminin en temel amaç ve kriterini oluşturan adalet etik değeri, aynı zamanda hukukun özünün içeriğini deyimlemektedir (GÜRBÜZ).”

Günümüzde ülkemizde gün geçtikçe sayısı artan hukuk fakültelerinin sayısı arttıkça verilen hukuk eğitiminin niteliği tam tersi istikamete gitmektedir. Aldığı eğitimin muhtevasını, önemini ve sebebini sorgulamadan yetişen çok ciddi miktarda hukuk fakültesi mezunu aldıkları yarım yamalak eğitimle çok kritik kadroları işgal etmektedirler. Bu durum toplumun adalet anlayışının temeline yerleştirilmiş dinamitleri çoktan infilak ettirmiş, toplumda adaletin tesis edileceğine dair bir inanç kalmamıştır.

Hukuk fakültelerinin misyonu; öğrencilere kanun öğretmekten ziyade neden sorusunu sorabilecek sorgulayan, itaat etmeye meyili olmayan birer hukukçu yetiştirmektir. Ancak eğitim sistemimizin yapısı nedeniyle not odaklı olarak yetişen bir neslin hakim olduğu şu dönemde fakültelerde verilen hukuk felsefesi dersine gerekli önem verilmemektedir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da sorgulamaktan, soru sormaktan çok uzak bir hukuk mezunu kimliği ortaya çıkmıştır.

Toplumsal Değişimler ve Avukatlar

Tarihe baktığımızda ise çok büyük değişimlerin birçoğunun ardında hukukçu kimliğini haiz kimseler bulunmaktadır. Fransız Devrimi’nin en radikal döneminde öne çıkan, devrime önderlik eden iki lider Robespierre ve Danton’un avukat olması tesadüf değildir. Fransız Devrimi’nin her keskin dönemecinde hukukçuların siyaset sahnesinde ilk sırayı alması çarpıcıdır. Her toplumsal devrimin temelinde olduğu gibi Fransız İhtilalinin de temelinde hukukçular yatmaktadır. Vazedilmiş yasaların meşruluk sınırlarını aşan, yeni bir toplumsal sistem yaratma çabasında, hukuk kendisini her zaman mücadelenin ortasında bulur. Daha adil, özgür ve eşitlikçi anayasalar, bu hukuk mücadelesiyle, hukukun süngüsüyle insanlığın gündemine gelmiştir. Hukukçular bu sürecin en etkili figürleri olarak yer almakla birlikte, Fransız Devrimi’ndeki gibi siyasal mücadelenin doğrudan liderleri haline gelmeleri benzersizdir. Bundan dolayıdır ki Fransız Devrimi birçok tarihçi tarafından Avukatlar Devrimi olarak adlandırılır. Burada bu örneğin üzerinde durmamızın altında yatan sebep; sorgulayan, itiraz eden hukukçuların gidebileceği en uç noktayı gösterme çabasıdır. Zira söz konusu halk hareketini tetikleyen hukukçular söz konusu halk hareketinin sonunda tarihin o güne kadar gördüğü burjuva devriminin sınırlarını aşan en halkçı, demokratik ve eşitlikçi 1793 Anayasasını ortaya çıkarmışlardır.

Hukuk Fakültesi Öğrencilerinin Adalet Anlayışı Üzerine Bir Araştırma

Hukuk eğitimi sürecinde birçok ders alan hukuk öğrencilerinin bir hukukçu olarak nitelendirilebilmesi için hukukçu gibi düşünebilmeleri gerekmektedir. Hukuk felsefesi dersinde yaşanan bir olayda; dersin hocası öğrencilerine farazi bir olay anlatmış ve bu olay sonucunda nasıl davranmaları gerektiğini sormuştur. Olayda; hukuk fakültesinde verilen bir dersin final sınavı sonucu dersi geçemeyen üç öğrenci hocalarından kendilerine yardımcı olmaları için mail atmıştır. Bu öğrencilerden ilki atmış olduğu mailde; kızının üniversite mezunu olduğunu kendisinin ise lisans diploması bulunmadığını ve bundan dolayı kızının kendisini hakir gördüğünü bu yüzden mezun olabilmek için yardıma ihtiyaç duyduğunu belirtmiştir. İkinci öğrenci; kocası tarafından terkedilen bir anne olduğunu hem çocuklarına bakmak hem çalışmak hem de ders çalışmak sorunda olduğunu bu yüzden sınava yeterince iyi hazırlanamadığını belirterek hocadan not konusunda yardım etmesini rica etmiştir. Üçüncü öğrenci ise; maddi yetersizliklerden dolayı dersin kitabını alamadığını bu yüzden yeterince çalışamadığını belirtmiş ve yine o da hocadan dersi geçmek konusunda yardım istemiştir.

Öğrenciler olay sonucunda nasıl davranacağını bir kağıda yazıp hocaya teslim etmiş ve çıkan sonuçta bir kısım öğrenci kızıyla sorun yaşayan babaya, bir kısmı kocası tarafından terkedilen anneye, bir kısmı ise maddi yetersizlik sebebiyle kitap alamayan öğrenciye yardım edeceği cevabını vermiştir. Yaklaşık 200 öğrencinin bulunduğu bu sınıfta yalnızca bir öğrenci, hiçbirine yardım etmeyeceğini çünkü hukukçunun sağlaması gereken adaletin sübjektif değil objektif olması gerektiğini belirtmiştir.

Bu örnekten de anlaşılacağı üzere hukuk bilmekle hukuk nosyonuna sahip olmak arasında çok ciddi bir fark vardır. Bir hukukçunun yapması gereken en önemli şey sahip olduğu bilgiyi pratiğe dökmeden önce onun teorik amacını özümseyebilmektir. “Demek oluyor ki, bilimin pratik amacı da olmakla birlikte, onun temel amacı tamamı ile teorik bir nitelik taşır. Aksine bir düşünce ve tutum pragmatizme götürür ki, buna göre, her yararlı olan bilgiyi doğru ve her doğru olan bilgiyi de yararlı kabul etmek gibi sakat bir sonuca varılmış olur. Oysa bir bilginin doğruluğu, onun hakikate uygunluğu ile gerçekleşir. Bu yüzden, en yararlı açıklama biçiminin en doğru olması gerekmeyeceği gibi, hakikatin bulunması yolunda kazanılmış bilgilerin her zaman en yararlı sonuçları vereceği de çok kuşkuludur (ARAL, 1973).”

Evrensel Adalet Anlayışı

“Felsefe de gerçeği akla uygun bir biçimde kavramak isteyen bir bilgi, daha doğrusu bilgilerin bir sistemidir. O da. her bilimsel sistem gibi, aklın bir ürünü, rasyonel bir oluşuktur. Bu niteliği ile felsefe, mitoloji ve şiirden temelli bir biçimde ayrılır; o bilgelik (hikmet) sevgisi olarak adlandırılır. Ancak, onun diğer yandan bilimden ayrıldığı nokta, bilimi tamamlayıcı rolü ise, muhtevasında görülebilir. Felsefe, şu ya da bu konuya, konu alanına değil, tek tek bilimlerin aksine, bilgi konularının tümüne yönelir: tüm olarak gerçekliği kavramak ister. Bu yüzden felsefeye tüm bilgi, evrensel bilim de denilir (ARAL, 1973).”

Burada bahsetmiş olduğumuz felsefenin evrensel bir bilim olduğu gerçeği akla ilk gelen anlamda bir evrensellik değildir. Zira burada anlatmak istenilen evren maddi anlamdan ziyada manevi anlamda evrensel bir nitelik taşımasıdır. “Bu tinsel (manevî) bir dünya, ide ve değerlerin dünyasıdır. Burada aklın bizzat kendi üzerine bir düşünmesi söz konusudur ki, buna göre tinsel fonksiyonların ve bunlarla meydana gelen bilim sanat ve ahlâk gibi tinsel oluşukların anlamı araştırılır. Daha açık bir deyimle, bu alanda bir yandan, biri formal ve diğeri materyal nitelikle olan mantık ve bilgi teorisini içine alan bilim teorisi, diğer yandan da değerler teorisi yapılır (ARAL, 1973).” Dolayısıyla felsefi anlayışa göre dünyanın hatta evrenin neresine giderseniz gidin hırsızlık suçu kınanan bir fiil olarak karşımıza çıkmaktadır. Burada hırsızlığın kınanması gerektiği anlayışı halihazırda yürürlükte olan maddi hukuktan ziyade insan doğası gereği bunun yanlış bir davranış olduğunun kabul edilmesidir.

Umarız ki; hukukun uygulayıcıları toplumsal baskılardan, rant odaklarının etkilerinden etkilenmeden yürürlükteki hukuku uygulamaları gerektiği bilincini taşımaya başlar. Bunun olabilmesi için de kanaatimizce en önemli unsur; hukuk eğitiminde hukukun felsefesine ve özüne gereken öneminin verilmesidir.

Bu yazılarımız da ilginizi çekebilir:

Bu makaleye şu şekilde atıf yapılması önerilir:

Ertuğrul Kahraman (2021) Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi, hukuk-egitiminde-hukuk-felsefesinin-onemi, (Erişim Tarihi: …).


ARAL, V. (1973). Hukukta Felsefenin Önemi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 623-648.

ÇEBİ, S. S. (tarih yok). Bilim Felsefesi Hukuk Eğitiminde Önemli. Panaroma Dergisi, 30-32.

GÜRBÜZ, A. (tarih yok). bingol.edu.tr. HUKUKUN ETİK DEĞER BOYUTUNUN KAVRANMASININ HUKUK EĞİTİM VE ÖĞRENİMİNİN VERİMLİLİĞİ AÇISINDAN ÖNEMİ: http://www.bingol.edu.tr/documents/HEDBKHEVA%C3%96%20(Akademi%20i%C3%A7in%2C%20d%C3%BCzeltilmi%C5%9F).pdf adresinden alındı.

SATICI, M. (2019, Haziran 24). Hukuk Felsefesine Neden İhtiyacımız Var? İnsan&İnsan: https://doi.org/10.29224/insanveinsan.518261 adresinden alındı.

The following two tabs change content below.

Ertuğrul Kahraman

Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu Ankara Barosu - Stajyer Avukat

Benzer yazılar

1 Yorum

  1. 10 Mart 2021

    […] Hukuk Eğitiminde Hukuk Felsefesinin Önemi […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir